Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
BELA - İMTİHAN DAKİ TEMEL PRENSİPLER
http://www.archive.org/details/TevhidDersleri_115
http://www.archive.org/download/TevhidDersleri_115/Ahlakdersleri044.mp3
15 Mart 2012 Perşembe
14 Mart 2012 Çarşamba
İLAH
İLAH
İlah; gönüllerin sevgiyle bağlandıkları şeydir. Yani gönüllerin sevgi, korku, umut, tevekkül, yardım, dua, kurban, adak, secde gibi şeylerde açık ve gizli tüm ibadet türleriyle kendisine yönelip bağlandığı varlıktır.
İlah; "me'luh" yani mabud (ibadet edilen) anlamındadır. Tüm dilbilginleri, ilahın sözlük manasının bu şekilde olduğunu belirtmişlerdir.
Tefsir, Hadis ve Fıkıh alimlerinin hepsi de ilah sözcüğünü "mabud" olarak yorumlamışlardır. Ancak bazı kelamcılar ilahı, sadece icat etmeye ve yaratmaya kadir olan varlık olarak yorumlamışlardır ki bu, büyük bir yanılgı ve oldukça kötü bir hatadır. Üzerinde biraz akıl yürüten kimse, bunun batıl olduğunu hemen kavrar. Böyle bir şeyi ileri süren kişi, sanki Allah'ın (c.c), Kitabında müşrikler hakkında anlattıklarından ve Arap müşriklerinin, Allah'ın (c.c.) icat etmeye ve yaratmaya kadir olduğunu söylemelerine rağmen müşrik olduklarından habersiz gibidir.
Ebu Abbas der ki:
"İlah; sadece "icat etmeye ve yaratmaya gücü yeten" demek değildir. Kelamcılar Uluhiyetin sadece icat etmeye gücü yetmek anlamına geldiğini sandılar. Halbuki, bunu müşrikler de kabul ediyorlar.
Nitekim, Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, 'Allah' derler." (Lokman: 31/25)
"De ki: 'Biliyorsanız söyleyin; yer ve içinde bulunanlar kimindir?' 'Allah'ındır' diyecekler. 'O halde düşünmüyor musunuz?' de." (Mii'minun: 23/84-85)
"Onların çoğu, Allah'a ortak koşmadan iman etmezler." (Yusuf: 12/106)
İbni Abbas der ki:
"Onlara 'gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, "Allah" diye cevap verirler; fakat yine de Allah ile birlikte başkasına da taparlar."
Bu herkesin zorunlu olarak kabul ettiği bir şeydir. Fakat günahların en büyüğü olan ve Allah'ın (c.c.) asla bağışlamayacağını bildirdiği şirki işleyenler, bunu kabul etmekle kendilerini kurtarmış olamazlar. Çünkü aynı zamanda bütün ibadetlerin yanlızca Allah (c.c.) için yapılması da gerekir. Ancak bu durumda din yalnız Allah (c.c.) için olur.
Kur'an'ı Kerim'de "İlah" sözcüğünün ne manaya geldiği açık bir şekilde bildirilmiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: 'Beni yaratan hariç sizin taptıklarınızdan uzağım. O, bana doğru yolu gösterecektir.' Bunu ardında kalacak bir söz yaptı ki, belki (Allah'a) dönerler." (Zuhruf: 43/26-28)
Müfessirler diyorlar ki:
"Buradaki "bir söz" ifadesi; tevhid kelimesi olan 'La ilahe illallah' sözüdür. Bu söz İbrahim'den (a.s.) sonra onun soyu arasında ebedi olarak kalacaktır."
Katade de şöyle diyor:
"Onun soyundan gelenler bugün bile ibadette Allah'ı (c.c.) birliyorlar."
Burada miras bırakılan sözle anlatılmak istenen; yalnızca Allah'a (c.c.) dostluk beslemek ve O'ndan başkalarından uzak kalmaktır. Allah'a (c.c.) dostluk ise ancak O'na ibadet ve O'ndan başka tüm mabudlarla ilgi ve bağları koparmakla sağlanır. İşte bu kelime, İbrahim'in (a.s.) soyu arasında sürekli devam edecektir. Peygamberler ve onlara tabi olanlar bunu miras yoluyla birbirlerine devretmişlerdir.
Şirk, çirkin olduğu için haram kılınmıştır. Çünkü burada Allah'a (c.c.) (haşa!) hakaret etme, eksiklik isnat etme ve O'nu yaratılanlara benzetme vardır.
Şu gerçek asla akıldan çıkarılmamalıdır:
Kim sevgi, tazim, korku, umut, dua, tevekkül, kurban, adak ve benzeri ibadetlerden herhangi birini Allah'tan (c.c.) başkasına ya da Allâh'la (c.c.) beraber bir başkasına yaparsa o kimseyi Allah'a (c.c.) eş koşmuş ve ilah edinmiş olur. Bu yaptığına kendi kafasından ne ad koyarsa koysun, bu kimse müşriktir.
Aklı başında olan herkes bilir ki, bir şeyin adını değiştirmekle o şey değiştirilmiş olmaz. Örneğin; kişiler zinaya, faize, içkiye kendilerince başka isimler verseler de bu isimler, asla zinayı zina, faizi faiz ve içkiyi içki olmaktan çıkarmazlar. Değişen sadece adlarıdır.
Hatta Rasulullah'ın (s.a.v.) haber verdiğine göre:
Ümmetinden bir grup, faize alışveriş, içkiye de başka bir ad vererek onları helal kılmak isteyeceklerdir. Bundan dolayı, Rasulullah (s.a.v.) kendilerini yermiştir. Eğer hüküm sadece kendisine o isim verilen şey hakkında olup işin hakikatiyle ilgili olmasaydı, o zaman yermenin bir manası olmazdı.
İşte bu, öteden beri şeytanın insanoğluna kurmaya çalıştığı tuzaklardan biridir. Şirki, şirk olarak değil de salihlere saygı, tevessül, şefaat bekleme gibi şeyler olarak sunar ve insanoğlunu yanıltır.
Doğru yola ileten sadece Allah (c.c)'tır.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
İlah; gönüllerin sevgiyle bağlandıkları şeydir. Yani gönüllerin sevgi, korku, umut, tevekkül, yardım, dua, kurban, adak, secde gibi şeylerde açık ve gizli tüm ibadet türleriyle kendisine yönelip bağlandığı varlıktır.
İlah; "me'luh" yani mabud (ibadet edilen) anlamındadır. Tüm dilbilginleri, ilahın sözlük manasının bu şekilde olduğunu belirtmişlerdir.
Tefsir, Hadis ve Fıkıh alimlerinin hepsi de ilah sözcüğünü "mabud" olarak yorumlamışlardır. Ancak bazı kelamcılar ilahı, sadece icat etmeye ve yaratmaya kadir olan varlık olarak yorumlamışlardır ki bu, büyük bir yanılgı ve oldukça kötü bir hatadır. Üzerinde biraz akıl yürüten kimse, bunun batıl olduğunu hemen kavrar. Böyle bir şeyi ileri süren kişi, sanki Allah'ın (c.c), Kitabında müşrikler hakkında anlattıklarından ve Arap müşriklerinin, Allah'ın (c.c.) icat etmeye ve yaratmaya kadir olduğunu söylemelerine rağmen müşrik olduklarından habersiz gibidir.
Ebu Abbas der ki:
"İlah; sadece "icat etmeye ve yaratmaya gücü yeten" demek değildir. Kelamcılar Uluhiyetin sadece icat etmeye gücü yetmek anlamına geldiğini sandılar. Halbuki, bunu müşrikler de kabul ediyorlar.
Nitekim, Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, 'Allah' derler." (Lokman: 31/25)
"De ki: 'Biliyorsanız söyleyin; yer ve içinde bulunanlar kimindir?' 'Allah'ındır' diyecekler. 'O halde düşünmüyor musunuz?' de." (Mii'minun: 23/84-85)
"Onların çoğu, Allah'a ortak koşmadan iman etmezler." (Yusuf: 12/106)
İbni Abbas der ki:
"Onlara 'gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, "Allah" diye cevap verirler; fakat yine de Allah ile birlikte başkasına da taparlar."
Bu herkesin zorunlu olarak kabul ettiği bir şeydir. Fakat günahların en büyüğü olan ve Allah'ın (c.c.) asla bağışlamayacağını bildirdiği şirki işleyenler, bunu kabul etmekle kendilerini kurtarmış olamazlar. Çünkü aynı zamanda bütün ibadetlerin yanlızca Allah (c.c.) için yapılması da gerekir. Ancak bu durumda din yalnız Allah (c.c.) için olur.
Kur'an'ı Kerim'de "İlah" sözcüğünün ne manaya geldiği açık bir şekilde bildirilmiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: 'Beni yaratan hariç sizin taptıklarınızdan uzağım. O, bana doğru yolu gösterecektir.' Bunu ardında kalacak bir söz yaptı ki, belki (Allah'a) dönerler." (Zuhruf: 43/26-28)
Müfessirler diyorlar ki:
"Buradaki "bir söz" ifadesi; tevhid kelimesi olan 'La ilahe illallah' sözüdür. Bu söz İbrahim'den (a.s.) sonra onun soyu arasında ebedi olarak kalacaktır."
Katade de şöyle diyor:
"Onun soyundan gelenler bugün bile ibadette Allah'ı (c.c.) birliyorlar."
Burada miras bırakılan sözle anlatılmak istenen; yalnızca Allah'a (c.c.) dostluk beslemek ve O'ndan başkalarından uzak kalmaktır. Allah'a (c.c.) dostluk ise ancak O'na ibadet ve O'ndan başka tüm mabudlarla ilgi ve bağları koparmakla sağlanır. İşte bu kelime, İbrahim'in (a.s.) soyu arasında sürekli devam edecektir. Peygamberler ve onlara tabi olanlar bunu miras yoluyla birbirlerine devretmişlerdir.
Şirk, çirkin olduğu için haram kılınmıştır. Çünkü burada Allah'a (c.c.) (haşa!) hakaret etme, eksiklik isnat etme ve O'nu yaratılanlara benzetme vardır.
Şu gerçek asla akıldan çıkarılmamalıdır:
Kim sevgi, tazim, korku, umut, dua, tevekkül, kurban, adak ve benzeri ibadetlerden herhangi birini Allah'tan (c.c.) başkasına ya da Allâh'la (c.c.) beraber bir başkasına yaparsa o kimseyi Allah'a (c.c.) eş koşmuş ve ilah edinmiş olur. Bu yaptığına kendi kafasından ne ad koyarsa koysun, bu kimse müşriktir.
Aklı başında olan herkes bilir ki, bir şeyin adını değiştirmekle o şey değiştirilmiş olmaz. Örneğin; kişiler zinaya, faize, içkiye kendilerince başka isimler verseler de bu isimler, asla zinayı zina, faizi faiz ve içkiyi içki olmaktan çıkarmazlar. Değişen sadece adlarıdır.
Hatta Rasulullah'ın (s.a.v.) haber verdiğine göre:
Ümmetinden bir grup, faize alışveriş, içkiye de başka bir ad vererek onları helal kılmak isteyeceklerdir. Bundan dolayı, Rasulullah (s.a.v.) kendilerini yermiştir. Eğer hüküm sadece kendisine o isim verilen şey hakkında olup işin hakikatiyle ilgili olmasaydı, o zaman yermenin bir manası olmazdı.
İşte bu, öteden beri şeytanın insanoğluna kurmaya çalıştığı tuzaklardan biridir. Şirki, şirk olarak değil de salihlere saygı, tevessül, şefaat bekleme gibi şeyler olarak sunar ve insanoğlunu yanıltır.
Doğru yola ileten sadece Allah (c.c)'tır.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
İHLAS
İHLAS
İhlas; kulun sözlerinde, fiillerinde ve niyetinde Allah'a (c.c.) karşı kulluğunu samimi bir şekilde ortaya koymasıdır. İşte bu, İbrahim'in (a.s.) ümmetinin dini olan hanifliktir. Allah (c.c.) bütün kullarına asla başkasına kulluk etmemelerini emretmiştir. İşte İslam budur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Al-i İmran: 3/85)
"Kendini bilmezlerden başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez..." (Bakara: 2/130)
Kitap, Sünnet ve icma-ı ümmet amel ve sözlerde ihlaslı olmayı öngörmüşlerdir. Allah (c.c), ancak halis niyetle, samimi olarak ve kendi rızası için yapılan ibadetleri kabul eder.
Bu yüzden selef-i salihin, niyetlerinin samimi olması için olağanüstü bir çaba göstermişlerdir. Onlar ihlası her şeyden değerli ve nefse en zor gelen şey olarak kabul ettiler. Bu, onların Allah'ı (c.c.) tanımalarından, Allah (c.c.) katında amellerin geçerli olabilmesi için gereken şartları ve amellerin boşa gitmesine sebep olan şeyleri bilmelerinden ileri geliyordu. Onlar amellerinin, sevabını tamamen ortadan kaldıracak yada değerini eksiltecek tüm şüphelerden arınmış olmasını istedikleri için ihlasa son derece önem verirlerdi.
İmam Ahmed b. Hanbel şöyle diyor:
"Niyet işi, oldukça ağır bir iştir."
Süfyan es-Sevri de:
"Niyetimi tedavi etmekte zorluk çektiğim kadar hiçbir şeyde zorluk çekmedim. Çünkü niyet hep aleyhime değişiyor." demektedir.
Yusuf b. Esbat da şöyle diyor:
"Niyeti ifsattan kurtarmak,uzun ve gayretli bir çaba göstererek çalışanların gayretlerinden daha ağırdır."
Sehl b. Abdullah der ki:
"Nefse, ahlaklı olmaktan daha ağır ve zor gelen bir şey yoktur. Çünkü nefsin ahlaktan nasibi yoktur."
Yusuf b. Hüseyin de şöyle der:
"Dünyada en değerli şey ihlastır. Kalbimden riyayı atmak için çok gayret sarfettim. Fakat her defasında karşıma başka bir renk ve kılıkta çıkıyor. Nefsine öğüt vermek isteyen, niyetinin dürüst olmasına çok özen göstermelidir. Onu her türlü şüphe ve kirden kurtarmak için buna çok dikkat etmelidir. Çünkü ameller niyetlere göre değerlendirilir ve kişi neye niyet ettiyse onu bulacaktır."
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ibadetin anlamı çok geniştir. Şeriatin istediği ibadet ise, tevhide dayalı ibadettir.
Nitekim İbni Kayyım'a göre, ibadette tevhid (birlik), ihlastan daha geneldir.
İbni Kayyım'ın:
"Doğruluk ve ihlas, tevhidin iki şartı ve temelidir." sözünü ele alalım.
Dikkat edilirse, imam, ihlası tevhidin iki temelinden biri olarak değerlendirmiştir. Nitekim "Sıdk"ı, yani doğruluğu da böyle değerlendirmiştir. Fakat bazı ifadelerinde "Sıdk, ihlası içinde toplar." da demektedir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
İhlas; kulun sözlerinde, fiillerinde ve niyetinde Allah'a (c.c.) karşı kulluğunu samimi bir şekilde ortaya koymasıdır. İşte bu, İbrahim'in (a.s.) ümmetinin dini olan hanifliktir. Allah (c.c.) bütün kullarına asla başkasına kulluk etmemelerini emretmiştir. İşte İslam budur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Al-i İmran: 3/85)
"Kendini bilmezlerden başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez..." (Bakara: 2/130)
Kitap, Sünnet ve icma-ı ümmet amel ve sözlerde ihlaslı olmayı öngörmüşlerdir. Allah (c.c), ancak halis niyetle, samimi olarak ve kendi rızası için yapılan ibadetleri kabul eder.
Bu yüzden selef-i salihin, niyetlerinin samimi olması için olağanüstü bir çaba göstermişlerdir. Onlar ihlası her şeyden değerli ve nefse en zor gelen şey olarak kabul ettiler. Bu, onların Allah'ı (c.c.) tanımalarından, Allah (c.c.) katında amellerin geçerli olabilmesi için gereken şartları ve amellerin boşa gitmesine sebep olan şeyleri bilmelerinden ileri geliyordu. Onlar amellerinin, sevabını tamamen ortadan kaldıracak yada değerini eksiltecek tüm şüphelerden arınmış olmasını istedikleri için ihlasa son derece önem verirlerdi.
İmam Ahmed b. Hanbel şöyle diyor:
"Niyet işi, oldukça ağır bir iştir."
Süfyan es-Sevri de:
"Niyetimi tedavi etmekte zorluk çektiğim kadar hiçbir şeyde zorluk çekmedim. Çünkü niyet hep aleyhime değişiyor." demektedir.
Yusuf b. Esbat da şöyle diyor:
"Niyeti ifsattan kurtarmak,uzun ve gayretli bir çaba göstererek çalışanların gayretlerinden daha ağırdır."
Sehl b. Abdullah der ki:
"Nefse, ahlaklı olmaktan daha ağır ve zor gelen bir şey yoktur. Çünkü nefsin ahlaktan nasibi yoktur."
Yusuf b. Hüseyin de şöyle der:
"Dünyada en değerli şey ihlastır. Kalbimden riyayı atmak için çok gayret sarfettim. Fakat her defasında karşıma başka bir renk ve kılıkta çıkıyor. Nefsine öğüt vermek isteyen, niyetinin dürüst olmasına çok özen göstermelidir. Onu her türlü şüphe ve kirden kurtarmak için buna çok dikkat etmelidir. Çünkü ameller niyetlere göre değerlendirilir ve kişi neye niyet ettiyse onu bulacaktır."
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ibadetin anlamı çok geniştir. Şeriatin istediği ibadet ise, tevhide dayalı ibadettir.
Nitekim İbni Kayyım'a göre, ibadette tevhid (birlik), ihlastan daha geneldir.
İbni Kayyım'ın:
"Doğruluk ve ihlas, tevhidin iki şartı ve temelidir." sözünü ele alalım.
Dikkat edilirse, imam, ihlası tevhidin iki temelinden biri olarak değerlendirmiştir. Nitekim "Sıdk"ı, yani doğruluğu da böyle değerlendirmiştir. Fakat bazı ifadelerinde "Sıdk, ihlası içinde toplar." da demektedir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
İBADET
İBADET
İbadetin kelime anlamı; küçüklüğünü kabul etmek ve boyun eğmektir.
Şer'i manada farklı tanımları olmakla birlikte, bunların hepsi aynı anlama gelir. Alimlerin yaptığı tanımlardan bazıları şöyledir:
a - Örfe ve akla ters olsa da şeriat açısından emredilen şeydir.
b - Allah'ın (c.c.) razı olduğu ve sevdiği her şeydir.
Örneğin; namaz, zekat, hacc, doğru sözlülük, emaneti yerine getirmek, ana-babaya iyilik, akraba ve yakınlarla bağları koparmamak, ahde vefa, iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak, kafir ve münafıklarla cihat etmek, komşuya, yetime, yoksul ve miskine, köleye, hayvanlara iyilik etmek, dua, zikir, Kur'an okumak, Allah'ı (c.c.) ve Rasulü'nü (s.a.v.) sevmek, Allah'tan (c.c.) korkmak, Allah'a (c.c.) yönelmek, dinde samimiyet göstermek, dini Allah'a (c.c.) halis kılmak, Allah'ın (c.c.) nimetlerine şükredip kazasına rıza göstermek, Allah'a (c.c.) tevekkül etmek, Allah'ın (c.c.) rahmetini ummak ve azabından korkmak gibi ameller ibadet kapsamına girerler.
c - Gerçek anlamda boyun eğmek ve boyun eğdiği varlığa tam bir sevgi duymaktır. Bu sevgi, sevgiliye itaati ve ona boyun eğmeyi gerektirir.
Kul; sevgilisi olan Allah'a (c.c.) tam anlamıyla boyun eğen demektir. Rabbine karşı sevgisi ne orandaysa, itaati de o orandadır.
Kulun Rabbini sevmesi; O'nun önünde diz çöküp boyun eğmesini gerektirir. Çünkü:
Allah'ı (c.c) sevmenin manası; tam ve sonsuz bir sevgiyle, Allah'ın (c.c) önünde diz çökmek ve acizliğini anlayabilmektir.
İbni Kayyım der ki:
İbadet; sevgide tevhittir. Bunun için kalbin ve diğer organların Allah'a (c.c.) boyun eğmesi gerekir. Şair bunu şöyle ifade etmiştir:
Sevgi, sevilenle uyum içinde olmaktır.
Hoşlanmadığı şeyleri gönülden kabul etmektir.
Ona uygunluk demek, emrine tabi olmaktır.
Amaç, ihsan sahibi Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Görüldüğü gibi İbni Kayyım ibadeti, sevgide tevhid ve tüm organlarla tam bir teslimiyet olarak tanımlamıştır.
Kim bir şeyi sever ve ona boyun eğerse, o kimse kalbiyle ona kul olmuş demektir. Yoksa huşu ve boyun eğişten yoksun bir sevgiye ya da sevgisiz huşuya ibadet denemez.
Sevgi ve huşu, ibadetin iki temel şartıdır. Biri olmadan sadece diğerine ibadet denemez. Bir kimse, Rabbine kızarak boyun eğerse, ona kul olmuş ya da ona ibadet etmiş olmaz. Kişi çocuğunu ve dostunu sevmesi durumunda olduğu gibi bir kimseyi sever, ama ona boyun eğmezse, yine ona ibadet etmiş veya kul olmuş olmaz. Bu bakımdan sevmeden Allah'a (c.c.) ibadet etmek yeterli değildir. Aksine kulun, yüce Allah'ın (c.c.) sevgisini her şeyden daha üstün tutması gerekir. Allah (c.c.) sevgisi, onun kalbinde tüm sevgilerin üzerinde olmalıdır. Çünkü Allah'tan (c.c.) başkası gerçek anlamda boyun eğilmeye hak kazanmadığı gibi, sevilmeye de hak kazanmamıştır.
(Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram kılan bir kişiye istemeyerek ve kalbi imanla dolu olsa bile, ikrahı mülci durumu olmaksızın itaat eden kimse ona ibadet etmiş ve onu itaatte Allah'a şirk koşmuş olur. Adiyy b. Hatem ve Tevbe: 31 ayeti buna işaret etmektedir. Burada yazarın kastettiği, Allah'a (c.c.) yapılan ibadetin Allah (c.c.) katında geçerli olabilmesi için o ibadetin mutlaka gerçek bir sevgi ve itaatle gerçekleşmesi gerektiğidir. Nisa: 65 ayetinde olduğu gibi bir kimse kalbinde hiçbir sıkıntı bulunmaksızın Rasulullah'ın (s.a.v.) hükmüne teslim olmadıkça iman etmiş olmaz.)
İbadette tevhid; şeriatın emrettiği şekilde bütün ibadet çeşitlerini yalnızca Allah'a (c.c.) has kılmaktır.
İbni Abbas şöyle demiştir:
"Kur'an'da ibadetle ilgili olan bütün ifadelerin manası tevhiddir. Bu ise, tüm peygamberlerin davet ettikleri ve müşriklerin de kabul etmekten kaçındıkları şeydir."
İbadet, tek başına ele alındığında, tevhidden daha geneldir. Çünkü her muvahhid abid olduğu halde, her abid muvahhid değildir.
İbrahim (a.s.) şöyle demiştir:
"Şimdi gördünüz mü siz ve atalarınız neye tapıyorsunuz? Onlar benim düşmanımdır. Yalnız alemlerin Rabbi (benim dostumdur)." dedi." (Şuara: 26/75-77)
"Beni yaratan hariç sizin taptıklarınızdan uzağım. Muhakkak O, bana doğru yolu gösterecektir." (Zuhruf: 43/26-27)
Dikkat edilirse, İbrahim (a.s.), Rabbini onların taptıklarından ayrı tutmuştur. Ayetlerde de görüldüğü gibi, müşrikler Allah'a (c.c.) ibadet ediyor; ama aynı zamanda O'na ortak da koşuyorlardı.
"Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz." (Kafirun: 109/3, 5) ayetlerinin manası şudur:
"Siz benim ibadet ettiğim şekilde ibadet etmezsiniz. Ancak kendi kafanıza göre ibadet edersiniz."
Burada reddin hem gelecek zaman fiiliyle hem de farklı bir şekilde gelmesinde çok ince bir hikmet vardır.
Burada asıl maksat; Rasulullah'ın (s.a.v.) hiçbir şekilde ve hiçbir zaman müşriklerin ilahlarıyla bir bağının olmadığını göstermektir.
İşte bu gerçeği kesin bir dille belirtmek için önce oluş ve yenilenmeyi gösteren değişken fiilin, daha sonra da yine bu reddin aynısının "İsmi fail" kipiyle birlikte geldiğini görüyoruz. Bu da devamlılığı göstermektedir. İki ayrı kipin kullanılması şu gerçekleri dile getirmektedir:
Birincisi; "Benden böyle bir şeyi nasıl istersiniz. Çünkü asla şirk koşmayacağımı biliyorsunuz."
İkinci olarak da sanki bu ayetlerde şöyle denilmiştir:
"Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet etmek gibi bir fiili asla işlemeyeceğim ve bu asla benim için bir sıfat olamaz."
Görüldüğü gibi, her ikisi de asıl anlatılmak istenen noktayı vurgulamak için kullanılmıştır.
Kafirler hakkında ise, fiilin değil de onlardaki devamlılık ve vasfa delalet eden ismin kullanılması, şunu anlatmak içindir:
"Allah'a (c.c.) ibadet eden kimsedeki sabit sıfat sizden beklenemez, siz böyle bir nitelik taşımıyorsunuz. Bu ancak ibadeti Allah'a (c.c.) tahsis eden ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayanlarda görülür. Siz, Allah'tan (c.c.) başkasına da ibadet ettiğiniz sürece, O'na ibadet edenlerden olamazsınız."
Bu kişiler bazen Allah'a (c.c.) ibadet etseler de bu gerçek değişmez. Çünkü müşrikler Allah'a (c.c.) ibadet ederken, başkalarını da O'na ortak koşarlar.
Nitekim, Ashab-ı Kehf şöyle demiştir:
"Mademki siz onlardan ve onların Allah'tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız..." (Kehf: 18/16)
Yani siz, o inkarcı kafir ve müşriklerin ilahlarını bıraktınız ve sadece Allah'a (c.c.) yöneldiniz.
Müşriklerin kendi ilahlarıyla ilgili ifadeleri de şöyledir:
"...Biz bunlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..." (Zümer: 39/3)
Görüldüğü gibi müşrikler, Allah'la (c.c.) beraber başka varlıklara da ibadet ediyorlar. İşte böyle bir hareket müşriklerde görüldüğü için, bu fiil kendilerinden inkar anlamında alınmamıştır. Yani bunlar inkar edip, Allah'a (c.c.) şirk koşarlarken, öyle değilmiş gibi gösterilerek bu vasıf nehyedilmemiştir. Çünkü bir kimse, Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet ediyorsa, bu kimseye müslüman denemez.
Kafir ve müşrikler, Allah'a (c.c.) ibadet etseler de müslüman ismini alamazlar. Çünkü bunlar, doğru bir şekilde Allah'a (c.c.) ibadet etmemektedirler. Ancak Allah'tan (c.c.) başka taptıklarını tamamen bırakıp, bütünüyle Allah'a (c.c.) yöneldikleri takdirde Allah'a (c.c.) ibadet eden kul sıfatını kazanırlar.
Yalnız Allah'a (c.c.) ibadet eden kul, Allah'tan (c.c.) başkasına iltifat etmediği gibi, iltifat edenleri dost edinmez ve ibadette asla Allah'a (c.c.) ortak koşmaz. İbadette Allah'a (c.c.) ortak koşan kişi de asla Allah'a (c.c.) kulluk sıfatını yerine getirmiş olmaz.
Bu konu, Kur'an'daki iki İhlas Suresinden biri olan Kafirun Suresinin özünü kapsar. Bunun için bu sure hadislerde de belirtildiği üzere Kur'an'ın dörtte birine denktir.
Bunu ancak Allah'ın (c.c.) kendilerine anlama ve kavrama kabiliyeti verdiği kimseler idrak edebilirler.
Hamd ve minnet Allah'adır (c.c).
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
İbadetin kelime anlamı; küçüklüğünü kabul etmek ve boyun eğmektir.
Şer'i manada farklı tanımları olmakla birlikte, bunların hepsi aynı anlama gelir. Alimlerin yaptığı tanımlardan bazıları şöyledir:
a - Örfe ve akla ters olsa da şeriat açısından emredilen şeydir.
b - Allah'ın (c.c.) razı olduğu ve sevdiği her şeydir.
Örneğin; namaz, zekat, hacc, doğru sözlülük, emaneti yerine getirmek, ana-babaya iyilik, akraba ve yakınlarla bağları koparmamak, ahde vefa, iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak, kafir ve münafıklarla cihat etmek, komşuya, yetime, yoksul ve miskine, köleye, hayvanlara iyilik etmek, dua, zikir, Kur'an okumak, Allah'ı (c.c.) ve Rasulü'nü (s.a.v.) sevmek, Allah'tan (c.c.) korkmak, Allah'a (c.c.) yönelmek, dinde samimiyet göstermek, dini Allah'a (c.c.) halis kılmak, Allah'ın (c.c.) nimetlerine şükredip kazasına rıza göstermek, Allah'a (c.c.) tevekkül etmek, Allah'ın (c.c.) rahmetini ummak ve azabından korkmak gibi ameller ibadet kapsamına girerler.
c - Gerçek anlamda boyun eğmek ve boyun eğdiği varlığa tam bir sevgi duymaktır. Bu sevgi, sevgiliye itaati ve ona boyun eğmeyi gerektirir.
Kul; sevgilisi olan Allah'a (c.c.) tam anlamıyla boyun eğen demektir. Rabbine karşı sevgisi ne orandaysa, itaati de o orandadır.
Kulun Rabbini sevmesi; O'nun önünde diz çöküp boyun eğmesini gerektirir. Çünkü:
Allah'ı (c.c) sevmenin manası; tam ve sonsuz bir sevgiyle, Allah'ın (c.c) önünde diz çökmek ve acizliğini anlayabilmektir.
İbni Kayyım der ki:
İbadet; sevgide tevhittir. Bunun için kalbin ve diğer organların Allah'a (c.c.) boyun eğmesi gerekir. Şair bunu şöyle ifade etmiştir:
Sevgi, sevilenle uyum içinde olmaktır.
Hoşlanmadığı şeyleri gönülden kabul etmektir.
Ona uygunluk demek, emrine tabi olmaktır.
Amaç, ihsan sahibi Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Görüldüğü gibi İbni Kayyım ibadeti, sevgide tevhid ve tüm organlarla tam bir teslimiyet olarak tanımlamıştır.
Kim bir şeyi sever ve ona boyun eğerse, o kimse kalbiyle ona kul olmuş demektir. Yoksa huşu ve boyun eğişten yoksun bir sevgiye ya da sevgisiz huşuya ibadet denemez.
Sevgi ve huşu, ibadetin iki temel şartıdır. Biri olmadan sadece diğerine ibadet denemez. Bir kimse, Rabbine kızarak boyun eğerse, ona kul olmuş ya da ona ibadet etmiş olmaz. Kişi çocuğunu ve dostunu sevmesi durumunda olduğu gibi bir kimseyi sever, ama ona boyun eğmezse, yine ona ibadet etmiş veya kul olmuş olmaz. Bu bakımdan sevmeden Allah'a (c.c.) ibadet etmek yeterli değildir. Aksine kulun, yüce Allah'ın (c.c.) sevgisini her şeyden daha üstün tutması gerekir. Allah (c.c.) sevgisi, onun kalbinde tüm sevgilerin üzerinde olmalıdır. Çünkü Allah'tan (c.c.) başkası gerçek anlamda boyun eğilmeye hak kazanmadığı gibi, sevilmeye de hak kazanmamıştır.
(Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram kılan bir kişiye istemeyerek ve kalbi imanla dolu olsa bile, ikrahı mülci durumu olmaksızın itaat eden kimse ona ibadet etmiş ve onu itaatte Allah'a şirk koşmuş olur. Adiyy b. Hatem ve Tevbe: 31 ayeti buna işaret etmektedir. Burada yazarın kastettiği, Allah'a (c.c.) yapılan ibadetin Allah (c.c.) katında geçerli olabilmesi için o ibadetin mutlaka gerçek bir sevgi ve itaatle gerçekleşmesi gerektiğidir. Nisa: 65 ayetinde olduğu gibi bir kimse kalbinde hiçbir sıkıntı bulunmaksızın Rasulullah'ın (s.a.v.) hükmüne teslim olmadıkça iman etmiş olmaz.)
İbadette tevhid; şeriatın emrettiği şekilde bütün ibadet çeşitlerini yalnızca Allah'a (c.c.) has kılmaktır.
İbni Abbas şöyle demiştir:
"Kur'an'da ibadetle ilgili olan bütün ifadelerin manası tevhiddir. Bu ise, tüm peygamberlerin davet ettikleri ve müşriklerin de kabul etmekten kaçındıkları şeydir."
İbadet, tek başına ele alındığında, tevhidden daha geneldir. Çünkü her muvahhid abid olduğu halde, her abid muvahhid değildir.
İbrahim (a.s.) şöyle demiştir:
"Şimdi gördünüz mü siz ve atalarınız neye tapıyorsunuz? Onlar benim düşmanımdır. Yalnız alemlerin Rabbi (benim dostumdur)." dedi." (Şuara: 26/75-77)
"Beni yaratan hariç sizin taptıklarınızdan uzağım. Muhakkak O, bana doğru yolu gösterecektir." (Zuhruf: 43/26-27)
Dikkat edilirse, İbrahim (a.s.), Rabbini onların taptıklarından ayrı tutmuştur. Ayetlerde de görüldüğü gibi, müşrikler Allah'a (c.c.) ibadet ediyor; ama aynı zamanda O'na ortak da koşuyorlardı.
"Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz." (Kafirun: 109/3, 5) ayetlerinin manası şudur:
"Siz benim ibadet ettiğim şekilde ibadet etmezsiniz. Ancak kendi kafanıza göre ibadet edersiniz."
Burada reddin hem gelecek zaman fiiliyle hem de farklı bir şekilde gelmesinde çok ince bir hikmet vardır.
Burada asıl maksat; Rasulullah'ın (s.a.v.) hiçbir şekilde ve hiçbir zaman müşriklerin ilahlarıyla bir bağının olmadığını göstermektir.
İşte bu gerçeği kesin bir dille belirtmek için önce oluş ve yenilenmeyi gösteren değişken fiilin, daha sonra da yine bu reddin aynısının "İsmi fail" kipiyle birlikte geldiğini görüyoruz. Bu da devamlılığı göstermektedir. İki ayrı kipin kullanılması şu gerçekleri dile getirmektedir:
Birincisi; "Benden böyle bir şeyi nasıl istersiniz. Çünkü asla şirk koşmayacağımı biliyorsunuz."
İkinci olarak da sanki bu ayetlerde şöyle denilmiştir:
"Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet etmek gibi bir fiili asla işlemeyeceğim ve bu asla benim için bir sıfat olamaz."
Görüldüğü gibi, her ikisi de asıl anlatılmak istenen noktayı vurgulamak için kullanılmıştır.
Kafirler hakkında ise, fiilin değil de onlardaki devamlılık ve vasfa delalet eden ismin kullanılması, şunu anlatmak içindir:
"Allah'a (c.c.) ibadet eden kimsedeki sabit sıfat sizden beklenemez, siz böyle bir nitelik taşımıyorsunuz. Bu ancak ibadeti Allah'a (c.c.) tahsis eden ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayanlarda görülür. Siz, Allah'tan (c.c.) başkasına da ibadet ettiğiniz sürece, O'na ibadet edenlerden olamazsınız."
Bu kişiler bazen Allah'a (c.c.) ibadet etseler de bu gerçek değişmez. Çünkü müşrikler Allah'a (c.c.) ibadet ederken, başkalarını da O'na ortak koşarlar.
Nitekim, Ashab-ı Kehf şöyle demiştir:
"Mademki siz onlardan ve onların Allah'tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız..." (Kehf: 18/16)
Yani siz, o inkarcı kafir ve müşriklerin ilahlarını bıraktınız ve sadece Allah'a (c.c.) yöneldiniz.
Müşriklerin kendi ilahlarıyla ilgili ifadeleri de şöyledir:
"...Biz bunlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..." (Zümer: 39/3)
Görüldüğü gibi müşrikler, Allah'la (c.c.) beraber başka varlıklara da ibadet ediyorlar. İşte böyle bir hareket müşriklerde görüldüğü için, bu fiil kendilerinden inkar anlamında alınmamıştır. Yani bunlar inkar edip, Allah'a (c.c.) şirk koşarlarken, öyle değilmiş gibi gösterilerek bu vasıf nehyedilmemiştir. Çünkü bir kimse, Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet ediyorsa, bu kimseye müslüman denemez.
Kafir ve müşrikler, Allah'a (c.c.) ibadet etseler de müslüman ismini alamazlar. Çünkü bunlar, doğru bir şekilde Allah'a (c.c.) ibadet etmemektedirler. Ancak Allah'tan (c.c.) başka taptıklarını tamamen bırakıp, bütünüyle Allah'a (c.c.) yöneldikleri takdirde Allah'a (c.c.) ibadet eden kul sıfatını kazanırlar.
Yalnız Allah'a (c.c.) ibadet eden kul, Allah'tan (c.c.) başkasına iltifat etmediği gibi, iltifat edenleri dost edinmez ve ibadette asla Allah'a (c.c.) ortak koşmaz. İbadette Allah'a (c.c.) ortak koşan kişi de asla Allah'a (c.c.) kulluk sıfatını yerine getirmiş olmaz.
Bu konu, Kur'an'daki iki İhlas Suresinden biri olan Kafirun Suresinin özünü kapsar. Bunun için bu sure hadislerde de belirtildiği üzere Kur'an'ın dörtte birine denktir.
Bunu ancak Allah'ın (c.c.) kendilerine anlama ve kavrama kabiliyeti verdiği kimseler idrak edebilirler.
Hamd ve minnet Allah'adır (c.c).
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
La İlahe İllallah’ın Fert Ve Toplum Üzerindeki Etkisi
La İlahe İllallah’ın Fert Ve Toplum Üzerindeki Etkisi
“La ilahe illallah” kelimesinin ihlas ile, doğru bir şekilde, açık ve gizli olarak söylenip, gerekleriyle amel edilmesi halinde fert ve toplum üzerinde büyük etkiye sahip olduğu görülür:
1. “La ilahe illallah” kelimesi, müslümanları bir din ve bir akide sahibi kılıp, düşmanlarına karşı birleştirici olur ve bir kuvvet meydana getirip zafere ulaşmalarını sağlar.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Toplu bir şekilde Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve bölünüp parçalanmayın.” (Al-i İmran: 3/103)
“(Ey Peygamber) Eğer sana hile yapmak isterlerse, Allah elbette sana yeter, zira yardımıyla bütün müminlerle seni destekleyen ve kalplerini birleştiren O’dur. Sen yeryüzünde bulunan şeylerin hepsini birden verseydin, kalplerini yine de birleştiremezdin; fakat Allah onları birleştirmiştir. Şüphesiz O Aziz’dir (otorite sahibi, güç ve kuvveti elinde bulunduran), Hakim’dir (hüküm sadece kendisine ait olandır.)” (Enfal: 8/62-63)
Akidedeki ihtilaf parçalanmaya, çekişmeye ve düşmanlığa sebep olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Dinlerini parça parça edip, fırka fırka ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur...” (En’am: 6/159)
“Ama insanlar (din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Bu sebeple her hizip (hak üzere olduğunu sanarak) kendi yanındakiyle sevinmektedir.” (Mü’minun: 23/53)
“La ilahe illallah” ın manası dışında, insanları tevhid akidesi üzerinde toplayacak hiçbir şey yoktur.
2. “La ilahe illallah” kelimesinin manasına bağlı olan bir toplumda, huzur ve emniyet çoğalır. Çünkü bu toplumdaki her bir fert, bu akidenin vermiş olduğu zorunluluktan dolayı Allah’ın helal kıldığını alır, haram kıldığını terkeder.
Bu akideyi yaşamanın gerekli olduğuna inandığından dolayı müslümanlara karşı düşmanlığı, zulmü, haddi aşmayı bırakıp, bunun yerine Allah Teala’nın;
“Ancak müminler kardeştir.” (Hucurat: 49/10) ayetiyle amel ederek, onlara Allah (c.c.) için dostluk ve sevgi gösterir ve onlarla yardımlaşır.
Arapların “La ilahe illallah” ın gereğine bağlı oldukları zamanki halleriyle, bu bağı terkettikleri zamanki durumları ortadadır. Bu akideden önce; düşmanlık, hırsızlık, intihar, kibirlenmek, zorla gasp etmek, zina vb. durumlarla iç içeydiler.
Ne zamanki “La ilahe illallah” ın manasına bağlı olarak yaşamaya başladılar, o zaman birbirlerini seven kardeşler oldular.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. Onunla beraberinde bulunanlar, kafirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler...” (Feth: 48/29)
“...Hani (bir zamanlar birbirinize) düşman idiniz, kalplerinizi birleştirmişti de O’nun bu nimetiyle kardeş oluvermiştiniz...” (Al-i İmran: 3/103)
3. Müslümanlar “La ilahe illallah” ın gereğine bağlı kaldıkları zaman, Allah (c.c.) onları yeryüzünde hükmünün uygulayıcısı yapar. Tevhid dinini de çeşitli fikirlerin önünde sabit kılar.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri hükümran kıldığı gibi onları da yeryüzünde hükümran kılacağını, kendileri için hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için iyice yerleştireceğini ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaadetmiştir. Çünkü onlar, yalnız bana ibadet eder ve hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar.” (Nur: 24/55)
İbadette eşi ve benzeri olmayan Allah Sübhanehu ve Teala bu büyük isteğin meydana gelmesini, “La ilahe illallah” ın manasına bağlamaktadır.
4. Kim “La ilahe illallah” ın gereğine bağlı olarak amel ederse aklı istikrarlı, nefsi de huzurlu olur. Çünkü o bir olan Rabbin razı olduğu şeyleri yapıp, helak edice şeylerden uzaklaşarak Allah’a (c.c.) kulluk eder.
Bunun aksine her kim çeşitli ilahlara kulluk ederse, bu ilahlardan her birisinin ayrı ayrı istekleri ve ayrı ayrı tedbirleri olacağından dünyada huzursuz, mutsuz olacağı gibi ahirette de hüsrana uğrayanlardan olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Ey hapis arkadaşlarım! Birbirinden ayrı Rabler mi daha hayırlıdır; yoksa her şeye hakim ve galip olan Allah mı?” (Yusuf: 12/39)
“Allah, üzerinde ihtilaflı ortakları bulunan bir adamla yalnız bir kişiye bağlı bir adam misal olarak verir, hiç bu iki adam bir olurlar mı? Hamd Allah’a mahsustur, fakat çoğu bilmezler.” (Zümer: 39/29).
İmam İbn Kayyım şöyle diyor:
“Allah Sübhanehu ve Teala bu ayette, muvahhid ile müşriği birbirinden ayırmak için örnek vermiştir.
Müşrik, ahlakı bozuk, birbirine düşman olan, ayrılığa düşmüş bir cemaata sahip bir kul durumunda olup, çeşitli ilahlara ibadet eder. Bu ilahların istekleri de birbirinden farklı olduğu için hiç birisini memnun edemez.
Muvahhid ise, bir tek olan Allah’a (c.c.) kulluk eder ki onun durumu; Allah’a (c.c.) bütün şirklerden arınarak teslim olan, hedefini ve rızasına götürecek yolu bilen ve bütün ihtilaflardan uzak olarak huzur içinde olan kimse gibidir.
Bu kul, rabbine şirk koşmadan ve ihtilaflardan temizlenmiş olarak teslim olur. Onun üzerinde Rabbinin rahmeti, acıması, şefkati ve ihsanı vardır. Bu iki kul hiç bir olur mu? " (İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin: 1/187.)
5. “La ilahe illallah” ın gereğiyle amel eden kul, dünya ve ahirette yükselir ve şeref kazanır.
Allah’ın (c.c.):
“(Bütün bunları) Allah’ı birleyerek ve O’na şirk koşmadan yapın. Kim Allah’a şirk koşarsa sanki o gökten düşmüş de kuş kapmış, yahut rüzgar kendisini uzak bir yere sürüklemiş gibi olur...” (Hac: 22/31) ayetinde işaret ettiği gibi tevhid, yüksekliğe, şirk ise, aşağılığa delalet eder.
Allame İbn Kayyım dedi ki:
“İman ve tevhid kendisine yükselinen ve kendisinden inilen sema gibidir. İman ve tevhid üzere olunduğunda yeryüzünden semaya yükselinir. İmanı ve tevhidi terk durumunda ise, semadan aşağılara inilir. Şiddetli zorluk, üst üste gelen acı ve ızdıraplar, musibetler bu durumlar sonucudur.
Allah (c.c.) iman ve tevhidden uzaklaşanın gönderdiği şeytanlarla azalarını paramparça ederek, onu sıkıntıya sokar, giderek bu eziyet, onu rahatsız edip ağırlaştırır ve helak çemberine düşürür. (İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin: 1/180.)
6. “La ilahe illallah”kelimesini söyleyenin kanı ve malı korunmuş olur.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına, şehadet edinceye kadar insanlara savaşmakla emrolundum. Onlar bunları yapınca, kanları ve malları benden korunmuş olur. Ancak İslam’ın hakkı müstesna... ” (Buhari, İman: 17; Müslim, İman: 36; Tirmizi, İman: 1.)
İslam’ın hakkı; “La ilahe illallah” ın şartlarını yerine getirip şirkten uzaklaşarak tevhidin bütün içeriğini eda etmektir. Sadece La ilahe illallah sözünü söylemek malı ve kanı haram kılmaz.
Başarı Allah’tandır (c.c.). Selam, Nebinin (s.a.v.) ve ashabının üzerine olsun.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
“La ilahe illallah” kelimesinin ihlas ile, doğru bir şekilde, açık ve gizli olarak söylenip, gerekleriyle amel edilmesi halinde fert ve toplum üzerinde büyük etkiye sahip olduğu görülür:
1. “La ilahe illallah” kelimesi, müslümanları bir din ve bir akide sahibi kılıp, düşmanlarına karşı birleştirici olur ve bir kuvvet meydana getirip zafere ulaşmalarını sağlar.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Toplu bir şekilde Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve bölünüp parçalanmayın.” (Al-i İmran: 3/103)
“(Ey Peygamber) Eğer sana hile yapmak isterlerse, Allah elbette sana yeter, zira yardımıyla bütün müminlerle seni destekleyen ve kalplerini birleştiren O’dur. Sen yeryüzünde bulunan şeylerin hepsini birden verseydin, kalplerini yine de birleştiremezdin; fakat Allah onları birleştirmiştir. Şüphesiz O Aziz’dir (otorite sahibi, güç ve kuvveti elinde bulunduran), Hakim’dir (hüküm sadece kendisine ait olandır.)” (Enfal: 8/62-63)
Akidedeki ihtilaf parçalanmaya, çekişmeye ve düşmanlığa sebep olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Dinlerini parça parça edip, fırka fırka ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur...” (En’am: 6/159)
“Ama insanlar (din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Bu sebeple her hizip (hak üzere olduğunu sanarak) kendi yanındakiyle sevinmektedir.” (Mü’minun: 23/53)
“La ilahe illallah” ın manası dışında, insanları tevhid akidesi üzerinde toplayacak hiçbir şey yoktur.
2. “La ilahe illallah” kelimesinin manasına bağlı olan bir toplumda, huzur ve emniyet çoğalır. Çünkü bu toplumdaki her bir fert, bu akidenin vermiş olduğu zorunluluktan dolayı Allah’ın helal kıldığını alır, haram kıldığını terkeder.
Bu akideyi yaşamanın gerekli olduğuna inandığından dolayı müslümanlara karşı düşmanlığı, zulmü, haddi aşmayı bırakıp, bunun yerine Allah Teala’nın;
“Ancak müminler kardeştir.” (Hucurat: 49/10) ayetiyle amel ederek, onlara Allah (c.c.) için dostluk ve sevgi gösterir ve onlarla yardımlaşır.
Arapların “La ilahe illallah” ın gereğine bağlı oldukları zamanki halleriyle, bu bağı terkettikleri zamanki durumları ortadadır. Bu akideden önce; düşmanlık, hırsızlık, intihar, kibirlenmek, zorla gasp etmek, zina vb. durumlarla iç içeydiler.
Ne zamanki “La ilahe illallah” ın manasına bağlı olarak yaşamaya başladılar, o zaman birbirlerini seven kardeşler oldular.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. Onunla beraberinde bulunanlar, kafirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler...” (Feth: 48/29)
“...Hani (bir zamanlar birbirinize) düşman idiniz, kalplerinizi birleştirmişti de O’nun bu nimetiyle kardeş oluvermiştiniz...” (Al-i İmran: 3/103)
3. Müslümanlar “La ilahe illallah” ın gereğine bağlı kaldıkları zaman, Allah (c.c.) onları yeryüzünde hükmünün uygulayıcısı yapar. Tevhid dinini de çeşitli fikirlerin önünde sabit kılar.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri hükümran kıldığı gibi onları da yeryüzünde hükümran kılacağını, kendileri için hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için iyice yerleştireceğini ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaadetmiştir. Çünkü onlar, yalnız bana ibadet eder ve hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar.” (Nur: 24/55)
İbadette eşi ve benzeri olmayan Allah Sübhanehu ve Teala bu büyük isteğin meydana gelmesini, “La ilahe illallah” ın manasına bağlamaktadır.
4. Kim “La ilahe illallah” ın gereğine bağlı olarak amel ederse aklı istikrarlı, nefsi de huzurlu olur. Çünkü o bir olan Rabbin razı olduğu şeyleri yapıp, helak edice şeylerden uzaklaşarak Allah’a (c.c.) kulluk eder.
Bunun aksine her kim çeşitli ilahlara kulluk ederse, bu ilahlardan her birisinin ayrı ayrı istekleri ve ayrı ayrı tedbirleri olacağından dünyada huzursuz, mutsuz olacağı gibi ahirette de hüsrana uğrayanlardan olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Ey hapis arkadaşlarım! Birbirinden ayrı Rabler mi daha hayırlıdır; yoksa her şeye hakim ve galip olan Allah mı?” (Yusuf: 12/39)
“Allah, üzerinde ihtilaflı ortakları bulunan bir adamla yalnız bir kişiye bağlı bir adam misal olarak verir, hiç bu iki adam bir olurlar mı? Hamd Allah’a mahsustur, fakat çoğu bilmezler.” (Zümer: 39/29).
İmam İbn Kayyım şöyle diyor:
“Allah Sübhanehu ve Teala bu ayette, muvahhid ile müşriği birbirinden ayırmak için örnek vermiştir.
Müşrik, ahlakı bozuk, birbirine düşman olan, ayrılığa düşmüş bir cemaata sahip bir kul durumunda olup, çeşitli ilahlara ibadet eder. Bu ilahların istekleri de birbirinden farklı olduğu için hiç birisini memnun edemez.
Muvahhid ise, bir tek olan Allah’a (c.c.) kulluk eder ki onun durumu; Allah’a (c.c.) bütün şirklerden arınarak teslim olan, hedefini ve rızasına götürecek yolu bilen ve bütün ihtilaflardan uzak olarak huzur içinde olan kimse gibidir.
Bu kul, rabbine şirk koşmadan ve ihtilaflardan temizlenmiş olarak teslim olur. Onun üzerinde Rabbinin rahmeti, acıması, şefkati ve ihsanı vardır. Bu iki kul hiç bir olur mu? " (İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin: 1/187.)
5. “La ilahe illallah” ın gereğiyle amel eden kul, dünya ve ahirette yükselir ve şeref kazanır.
Allah’ın (c.c.):
“(Bütün bunları) Allah’ı birleyerek ve O’na şirk koşmadan yapın. Kim Allah’a şirk koşarsa sanki o gökten düşmüş de kuş kapmış, yahut rüzgar kendisini uzak bir yere sürüklemiş gibi olur...” (Hac: 22/31) ayetinde işaret ettiği gibi tevhid, yüksekliğe, şirk ise, aşağılığa delalet eder.
Allame İbn Kayyım dedi ki:
“İman ve tevhid kendisine yükselinen ve kendisinden inilen sema gibidir. İman ve tevhid üzere olunduğunda yeryüzünden semaya yükselinir. İmanı ve tevhidi terk durumunda ise, semadan aşağılara inilir. Şiddetli zorluk, üst üste gelen acı ve ızdıraplar, musibetler bu durumlar sonucudur.
Allah (c.c.) iman ve tevhidden uzaklaşanın gönderdiği şeytanlarla azalarını paramparça ederek, onu sıkıntıya sokar, giderek bu eziyet, onu rahatsız edip ağırlaştırır ve helak çemberine düşürür. (İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin: 1/180.)
6. “La ilahe illallah”kelimesini söyleyenin kanı ve malı korunmuş olur.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına, şehadet edinceye kadar insanlara savaşmakla emrolundum. Onlar bunları yapınca, kanları ve malları benden korunmuş olur. Ancak İslam’ın hakkı müstesna... ” (Buhari, İman: 17; Müslim, İman: 36; Tirmizi, İman: 1.)
İslam’ın hakkı; “La ilahe illallah” ın şartlarını yerine getirip şirkten uzaklaşarak tevhidin bütün içeriğini eda etmektir. Sadece La ilahe illallah sözünü söylemek malı ve kanı haram kılmaz.
Başarı Allah’tandır (c.c.). Selam, Nebinin (s.a.v.) ve ashabının üzerine olsun.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
La İlahe İllallah Sözü Ne Zaman Fayda Verir?
“La ilahe illallah” ın fayda verebilmesi için söyleyen kimsenin bu kelimenin manasını bilip, bu mana gereğince amel etmesi gerekir.
Bazı insanlar birtakım naslardan delil getirerek “La ilahe illallah” ın sadece telaffuz edilen bir sözden ibaret olduğunu iddia ediyorlar.
Şeyh Süleyman b. Abdullah bu iddiaya şu şekilde cevap veriyor:
İtban’dan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:
“Allah kendi rızasını kazanmak için ‘La ilahe illallah’ diyen kimseye Cehennemi haram kıldı.” (Buhari, Rikaak: 6; İstitabe: 9; Müslim, İman: 47; Tirmizi, İman: 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/44.)
Muaz b. Cebel (r.a.) binek üzerinde yolculukta Allah Rasulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık ettiğinde Nebi(s.a.v.) ona:
“Ya Muaz!” diye nida etti.
Muaz b. Cebel:
“Buyur Ya Rasulullah! Hazırım” dedi.
Rasulullah (s.a.v.):
“Allah, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden her kula muhakkak ateşi (Cehennemi) haram kılmıştır.” (Buhari, Cihad: 46; Rikaak: 36; Müslim, İman: 49.)
Ubade b.Samit’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her kim La ilahe illallah ve enne Muhammedun Rasulullah şehadetini getirirse Allah ona ateşi (Cehennemi) haram eder.” (Buhari, Enbiya: 47; Tefsir: 5/17; Müslim, İman: 46; Tirmizi, Kıyame: 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/436, 5/292.)
Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim de Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet ederim. Her kim hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın bu iki kelimeyle Allah’ın huzuruna çıkarsa Cennet’e girer. (Müslim, İman: 10.)
Rasulullah’ın (s.a.v.) “La ilahe illallah diyen kimse ateşe (cehenneme) girmez” (Buhari, İlim: 105; Müslim, İman: 10.) hadisi ve benzeri hadisler, bir çokları tarafından yanlış yorumlanmış, bazıları ise hadisler karşısında zorlanmış, hatta bunlara mensuh diyenler bile olmuştur.
Çünkü tevhid (La ilahe illallah) kelimesi; Allah’tan (c.c.) başka tapınılan ve saygı gösterilenleri reddetmeyi, Allah (c.c.) sevgisini, Allah’ın (c.c.) tüm emirlerine boyun eğmeyi ve teslimiyeti, Allah’a (c.c.) kamil manada itaati, samimi ve ihlaslı olarak şirkten uzak bir şekilde ibadet etmeyi, yasakladığını yasaklamayı, ver dediğini vermeyi, onun için sevmeyi, O’nun için buğzetmeyi gerektirir.
“La ilahe illallah” kelimesini dille söyleyen bir kimsenin bütün amellerini şirkten temizlemesi gerekir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim La ilahe illallah’ der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri inkar ederse, malı, kanı haram kılınmış olur. Hesabı ise Allah’a bırakılmıştır.” (Müslim, İman: 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/472.)
Muhammed b. Abdu’l Vehhab en-Necdi bu hadisle ilgili olarak şöyle diyor:
“İşte Allah Rasulü bu kelimenin manasını en açık şekilde izah etmiştir. Dikkat edilirse hadis, bu kelimeyi sadece dil ile söyleyen kimsenin malının ve canının haram olmayacağını, sadece bu kelimenin manasını bilmekle imanın gereğinin yerine getirilmiş olmayacağını bildiriyor.
Evet, bu kelimeyi sadece ikrar etmek, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığını, O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını söylemek kişinin can ve mal emniyetini sağlamak için yeterli olmuyor.
Kişinin can ve mal emniyetine sahip olabilmesi için yukarıda sıralanan şartlarla amel edip, tüm küfür çeşitleri ve düzenlerini reddetmesi, üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi gerekir. Bu kelimenin gereklerini yerine getirmediği, bunlardan biraz olsun uzaklaştığı ya da şüphe ettiği taktirde can ve mal güvenliği söz konusu olmaz. (Kitabu’t-tevhid: 115.)
Şunu kesinlikle bilmemiz gerekecektir ki: Amaç, sadece bu kelimenin (La ilahe illallah’ın) lafızlarını saymak veya ezberlemek değildir.
Nitekim Vehb b. Münebbih kendisine “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran bir kimseye şu cevabı vermiştir:
“Elbette öyledir, ancak açacak olan anahtarın dişleri varsa! Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Ancak dişleri olan bir anahtar getirirsen senin için Cennetin kapısı açılır, aksi takdirde açılmaz.
İşte bu anahtarın dişleri, “La ilahe illallah” kelimesinin manasını bilip, şartlarını yerine getirerek amel etmektir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. La ilahe illallah kelimesinin red ve ispat anlamında taşıdığı tüm manaları gereğince bilmek.
2. Şüpheye yer bırakmayan gerçek anlamda iman. Bu kelimeyi söyleyen kimse, şek ve şüphe bulunmaksızın kelimenin neye delalet ettiğini ve içeriğinin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü iman denilince, onda zannın yeri yoktur, onda kesin bilgi şarttır.
3. Bu kelimenin gerektirdiği tüm şartları, diliyle ve kalbiyle kabullenip teslim olmak.
4. Bu kelimenin gerektirdiği şeylere boyun eğmek ve buna aykırı olan her şeyi terketmek.
5. Doğruluk. Amellerin kalbin söylediği ve dilin ifade ettiğiyle uyumlu olması.
6. İhlas. Şirk şaibelerinden ve kötülüklerinden arınarak halis bir niyetle amel etmek.
7. La ilahe illallah kelimesini söyleyip gereğince amel edenleri sevmek, yerine getirmeyip çelişki içinde olanlardan da nefret etmek.
8. Müminleri dost edinmek, kafirlerden uzak durmak ve tağutu reddetmek.
İbn-i Teymiyye ve bazılarının şu sözü, bu konu hakkında söylenecek sözlerin en güzelidir.
“Tüm bu hadisler, şehadet kelimesini söyleyen ve bu hal üzere ölen kimseler hakkındadır.”
Bu hadisler, diğer rivayetlerde “doğrulamak, manasını bilmek hiçbir şekilde şüphe etmemek, kalbinden halisane bir yakinle söylemek” gibi kayıtlarda da görülmektedir.
Şüphesiz tevhidin hakikati, ruhu tümden Allah’a (c.c.) yönelterek Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmektir. Böyle bir kimse sözünde doğru olduğu takdirde Cennete girecektir. Çünkü ihlas, tüm günahlardan gerçekten tevbe ederek kalbi Allah’a (c.c.) yöneltmektir. Kul bu hal üzere öldüğü takdirde Cennete nail olacaktır.
Mütevatir hadislerde kalbinde bir arpa veya hardal tanesi ya da toz zerresi kadar da olsa imandan eser bulunan kimsenin, ateşte ebedi olarak kalmayacağı, “La ilahe illallah” üzere ölenin, cezasını çektikten sonra Cehennemden çıkacağı ve ateşin Allah (c.c.) için namaz kılıp secde eden ademoğlunun secde izlerini yakmayacağı bildirilmiştir.
Bütün bu açıklamalardan, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden kimse için Cehennemin haram kılındığı anlaşılmaktadır.Ancak önemli kayıtlarda bunun şartları da belirtilmiştir. Dolayısıyla ihlastan, yakinden uzak olan ve manasını idrak etmeksizin bilmeden kelime-i şehadeti söyleyen kimsenin, ölümü sırasında bununla imtihan olacağından korkulur; bu durumda şehadetten ayrılarak, şehadet üzere ölmeyebilir.
Çoğu kimse “La ilahe illallah” kelimesini sadece bir örf ve gelenek olarak söylemekte, iman kalplerinin derinliklerine girmemektedir. Bu kimseler çoğunlukla, hadislerde açıklandığı gibi ölüm anında fitneye uğramaktadırlar.
O zaman sorulduğunda hadiste belirtildiği üzere;
“İnsanları bir şey söylerken işittim, ben de söyledim” (Buhari, Cenaiz: 68, 87; Müslim, Cennet: 70. Ebu Davud, Cenaiz: 78; Nesai, Cenaiz: 110; Tirmizi, Cenaiz: 70.) şeklinde cevap verirler. Bu gibi kimselerin amelleri de çoğunlukla kendileri gibi olanları kuru bir taklitten öteye gitmez. Onların hali şu ayette belirtilene oldukça yakındır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... Biz atalarımızı bir din üzere bulduk; şimdi biz de onların izine uyuyoruz” derlerdi...” (Zuhruf: 43/23)
O halde kişinin bu kelimeyi; ihlasla ve tam bir yakinle, ayrıca günah işlemeden, günahta ısrarlı olmadan gerçek bir kavrayışla söylemesi konusunda, hadisler arasında bir çelişki yoktur. Burada ihlas ve yakinin tam olması için Allah’ı (c.c.) her şeyden fazla sevme zorunluluğu da vardır. Bu durumda kişi Allah’ın (c.c.) yasakladığı şeylere karşı kalbinde herhangi bir meyil veya sevgi hissetmeyecektir.
Şüphesiz, bu iman, tevbe, ihlas, sevgi ve yakin, gecenin gündüzü giderdiği gibi ondaki günahları giderecektir.
Muhammed b. Abdulvehhab hadisler için şöyle bir açıklama getirmiştir:
Bunların, bir başka şüphesi şudur;
“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen bir adamı öldürmesi üzerine, Üsame’yi (r.a.) azarlayarak:
“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?” demiş (Buhari, Diyet: 2; Müslim, İman: 96, 158, 159.) ayrıca:
“İnsanlarla, ‘La ilahe illallah’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” buyurmuştur.” (Buhari, İman: 17; Müslim, İman: 22, 41; Tirmizi, İman: 1-2.)
“La ilahe illallah” diyenlere dokunulmayacağına dair daha başka hadisler de vardır. Cahillerin bu hadisleri delil olarak getirmedeki amaçları; “La ilahe illallah” ı, amellerinde göstermeseler bile sırf dille söyleyenlerin tekfir edilemeyecekleri, öldürülemeyecekleri, hatta ne yaparlarsa yapsınlar, haklarında bir şey yapılamayacağı şeklindeki görüşlerini ispatlamaktır.
Bu cahil müşriklere denir ki:
“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen yahudilerle savaştı ve onları esir aldı. Rasulullah’ın (s.a.v.) ashabı da, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) de Allah’ın Rasulü olduğuna şehadette bulunmalarına, namaz kılıp, müslüman olduklarını ileri sürmelerine rağmen, Beni Hanife ile savaştı. Ali b. Ebu Talib tarafından yakılanların durumları da böyleydi. Bu cahiller de, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlerin kafir olduklarına ikrar ediyor ve öldürülmeleri gerektiğini belirtiyorlardı. Bu kimseler:
“La ilahe illallah” dedikleri halde bu bir şey değiştirmedi. Tıpkı; İslamın rükunlarından herhangi birisini inkar eden bir kimsenin tevhid kelimesini söylemesinin, tekfir olunması ve öldürülmesi açısından bir şeyi değiştirmediği gibi. Rükunlardan birini inkar durumunda kişi tekfir ediliyorsa, fer’i meselelerle ilgili herhangi bir şeyi inkar halinde neden tekfir edilmesin?
Usame (r.a.), “La ilahe illallah” diyen bir kişiyi, can ve mal korkusuyla müslüman olduğu zannıyla öldürmüş. Rasulullah (s.a.v.) da yanlış bir uygulamada bulunduğunu belirterek onu azarlamıştı. Eğer bir kişi, müslüman olduğunu açıklarsa, bu kişiden aksi bir durum sabit olmadıkça malına ve canına dokunulmaz. Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin.” (Nisa: 4/94)
İşte bu ayete göre; tevhid kelimesini söyleyen, fakat durumunu bilmediğimiz bir kişiyle karşılaşmamız halinde, iyice araştırıp durumunu belirleyinceye kadar, onun malına ve canına dokunmamamız gerekir. Eğer İslama aykırı bir durum sergilerse öldürülür. Çünkü:
“İyi anlayıp dinleyin, tespit edip ortaya çıkarın” ifadesi buna işaret etmektedir. Bu kelimeyi söyleyen kişi, buna uygun amel etmediği görüldüğü takdirde, eğer öldürülmeyecekse araştırıp soruşturmanın bir manası yoktur. Nitekim bu konuda, manası bizim yaptığımız yoruma uygun bir çok hadis vardır. Yani bir kişi tevhid kelimesini söyleyip müslüman olduğunu açığa vurursa, ona dokunmamak vaciptir. Ancak söyledikleriyle çelişen bir durum tespit edildiği takdirde gereken yapılır.
Bunun delili ise şu hadistir:
Rasulullah (s.a.v.) Usame’ye (r.a.) şöyle buyurmuştu:
“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?”
Yine şöyle buyurmuştur:
“İnsanlarla “La ilahe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum.”
Haricilerle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:
“Onlarla nerede karşılaşırsanız, hemen öldürün. Eğer ben onlara erişebilseydim (onları görebilseydim), onları tıpkı Ad kavminin öldürülmesi gibi, öldürürdüm.” (Bu iki hadisin birleşmesinden meydana gelen bir hadistir. Bunlardan ilki: “Onları nerede bulursanız, hemen öldürün” Buhari, Salat: 28; İstitabe: 3; Müslim, Zekat: 1066. İkincisi: “Ad kavminin öldürülmesi gibi onları öldürürdüm.” Buhari, İ’tisam: 2, 28; Müslim, Zekat: 1064.)
Hariciler, çok ibadet eden ve çok tehlil getiren (La ilahe illallah diyen) kimselerdi. Hatta, sahabeler, onları gördüklerinde kendi ibadetlerini küçümserlerdi. Bunlar ilmi sahabelerden öğreniyorlardı. Bütün bunlara rağmen, “La ilahe illallah” demeleri, fazla ibadet etmeleri ve müslüman olduklarını söylemeleri onlara bir yarar getirmedi. Daha önce anlattığımız, yahudilerle ve Beni Hanife ile savaş durumu da böyleydi.
Hafız İbn-i Receb Kelimetü’l-İhlas ismiyle isimlendirdiği risalesinde konuyu şöyle açıklamıştır. (Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 13-14.)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah’a şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum.” (Buhari, İman: 16.)
Ömer (r.a.) ve sahabeden bir grup, bu hadisi şeriften yalnızca bu iki şehadeti getiren herkesin dünya cezasından (onlarla savaştan) kurtulacağını anlamışlardı. Ancak “La ilahe illallah”a şehadet etmesine rağmen zekatı vermeyen kimseyle savaş etme hususunda tereddüte düşmüşlerdi. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadis-i şeriften kendisiyle savaşılmayacak olanın, ancak “La ilahe illallah”ı söyleyip, bunun mana ve gereğince hareket eden kişi olduğunu anlamış ve bu görüşüne Rasulullah’ın (s.a.v.) şu hadisi şerifini dile getirmiştir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“La ilahe illallah’ı diliyle ikrar edip, bu sözün gereğince hareket ettikleri vakit, onlar benden mallarını ve canlarını korumuş olurlar. İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları da Allah’a aittir.” (Müslim, İman: 8.)
Ebu Bekir Sıddık (r.a.):
“Zekat malın hakkıdır” demiştir.
Ebu Bekir’in (r.a.) anladığı bu mana İbni Ömer, Enes ve diğer birçok sahabi tarafından Rasulullah’tan (s.a.v.) aşağıdaki gibi rivayet edilmiştir:
“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah deyip namazı gereği gibi kılıp, zekatı verinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emrolundum. ” (Buhari, İman: 16; Müslim, İman: 8.)
Bu hadisin içerdiği manaya, şu ayetler de delil oluşturmaktadır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe: 9/5)
“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse sizin kardeşiniz olurlar.” (Tevbe: 9/11)
Bu dindeki kardeşlik, ancak tevhidle beraber diğer farzların da edasıyla gerçekleşir. Şirkten tevbe ise, ancak tevhidle mümkün olabilmektedir.
Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadisten çıkardığı manayı sahabiye açıklayınca, onu doğrulayarak bu görüşünü kabul ettiler. Sadece La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyen kimseden, dünya cezasının kaldırılmayacağını, (muaf tutulmayacağını) aksine İslam’ın şartlarından birini ihlal ettiğinden dolayı muhakkak cezalandırılacağını bundan dolayı ahirette de ceza göreceğini bildirmişlerdir.
Alimlerden bir grup şöyle demiştir:
Bu hadislrde geçen “La ilahe illallah”ı söyleyip ona şehadet etmek, Cehennemden kurtulmayı ve Cennete girmeyi gerektirir. Bu gereklilik ise, söylenen sözün şartlarının hepsinin bir arada bulunması ve onu ortadan kaldıracak bir durumun olmaması halinde geçerli olur. Tevhid kelimesinin şartlarından biri eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz ve amel bulunduğunda bu kelime, söyleyenin Cehennemden kurtulmasını ve Cennete girmesini sağlayamaz. Bu, Hasan ve Vehb İbn-i Münebbihe’nin açık görüşüdür.
Firuzdak’ın hanımı öldüğünde, defnedilirken Hasan (r.a.) Firuzdak’a şöyle sordu:
“Bu günün için sen ne hazırladın”
Firuzdak:
“Yetmiş yıldan beri söyleyegeldiğim “La ilahe illallah” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Hasan (r.a.):
“Bu ne güzel hazırlık! Fakat La ilahe illallah için bilinmesi ve uyulması gereken bir takım şartlar vardır. Ayrıca iffetli kadınlara iftira etmekten sakın” dedi.
Hasan’a (r.a.) denildi ki:
“İnsanlar La ilahe illallah diyen kimsenin Cennete gireceğini söylüyorlar. Ne dersin?”
Hasan (r.a.):
“Kim La ilahe illallah der ve onun hakkını verir yani gerekleriyle amel eder, onu bozucu şeylerden kaçınıp şartlarını hakkıyla eda ederse Cennete girer.”
Veh bin Münebbih’e “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran kimseye o şöyle cevap verir:
“Evet. Fakat, her anahtarın dişleri vardır. Eğer dişli anahtar getirirsen kapı sana açılır. Anahtarın dişleri yoksa açılmaz.” (Buhari, Cenaiz: 1.)
İlim ehlinden nakletmiş olduğum bu sözler, bence bu zan ve şüphelere reddiye olarak yeterlidir.
“La ilahe illallah” diyen salih bir kimse, sihir yapmak ve sihir ehlini doğrulamak, Allah’tan (c.c.) başkasının gaybı bildiğini iddia etmek, kafir ve müşrikleri dost edinmek, din ehliyle alay etmek, din adamlarını Rab edinmek, Allah’tan (c.c.) başkasına kurban kesmek, hakimiyeti Allah’tan (c.c.) başkasına vermek, Allah’tan (c.c.) başkasına dua etmek ve Allah’la (c.c.) kendisi arasında vasıtalar edinmek vb. şeyleri yaparsa “La ilahe illallah”sözü ona hiçbir şekilde fayda vermez.
Cahiller kendilerine delil olarak mücmel (kapalı) nasları alır, bunun yanında tamamen açıklanmış nasları terkederler. Bunların hali kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlerin haline benzer.
Allah Teala bu çeşit insanlar hakkında şöyle buyuruyor:
“Kitab’ı sana indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem ayetlerdir; bunlar Kitab’ın aslıdır. Diğerleri ise müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşabih olan ayetlere tabi olurlar. Oysa müteşabihin tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise: ‘Biz ona inandık, hepsi de Rabbimiz katındadır.’ derler. Bunu, akıl sahiplerinden başkası düşünmez.”
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz bağış sahibi olan yalnız Sensin.”
“Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan Kıyamet Gününde insanları toplayacak olan muhakkak Sensin. Allah, elbette vaadinden dönmez.” (Al-i İmran: 3/7-9)
Ey Allah’ım! Bizi hakkı hak bilip, ona tabi olan ve batılı batıl bilip ondan sakınanlardan eyle.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Bazı insanlar birtakım naslardan delil getirerek “La ilahe illallah” ın sadece telaffuz edilen bir sözden ibaret olduğunu iddia ediyorlar.
Şeyh Süleyman b. Abdullah bu iddiaya şu şekilde cevap veriyor:
İtban’dan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:
“Allah kendi rızasını kazanmak için ‘La ilahe illallah’ diyen kimseye Cehennemi haram kıldı.” (Buhari, Rikaak: 6; İstitabe: 9; Müslim, İman: 47; Tirmizi, İman: 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/44.)
Muaz b. Cebel (r.a.) binek üzerinde yolculukta Allah Rasulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık ettiğinde Nebi(s.a.v.) ona:
“Ya Muaz!” diye nida etti.
Muaz b. Cebel:
“Buyur Ya Rasulullah! Hazırım” dedi.
Rasulullah (s.a.v.):
“Allah, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden her kula muhakkak ateşi (Cehennemi) haram kılmıştır.” (Buhari, Cihad: 46; Rikaak: 36; Müslim, İman: 49.)
Ubade b.Samit’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her kim La ilahe illallah ve enne Muhammedun Rasulullah şehadetini getirirse Allah ona ateşi (Cehennemi) haram eder.” (Buhari, Enbiya: 47; Tefsir: 5/17; Müslim, İman: 46; Tirmizi, Kıyame: 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/436, 5/292.)
Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim de Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet ederim. Her kim hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın bu iki kelimeyle Allah’ın huzuruna çıkarsa Cennet’e girer. (Müslim, İman: 10.)
Rasulullah’ın (s.a.v.) “La ilahe illallah diyen kimse ateşe (cehenneme) girmez” (Buhari, İlim: 105; Müslim, İman: 10.) hadisi ve benzeri hadisler, bir çokları tarafından yanlış yorumlanmış, bazıları ise hadisler karşısında zorlanmış, hatta bunlara mensuh diyenler bile olmuştur.
Çünkü tevhid (La ilahe illallah) kelimesi; Allah’tan (c.c.) başka tapınılan ve saygı gösterilenleri reddetmeyi, Allah (c.c.) sevgisini, Allah’ın (c.c.) tüm emirlerine boyun eğmeyi ve teslimiyeti, Allah’a (c.c.) kamil manada itaati, samimi ve ihlaslı olarak şirkten uzak bir şekilde ibadet etmeyi, yasakladığını yasaklamayı, ver dediğini vermeyi, onun için sevmeyi, O’nun için buğzetmeyi gerektirir.
“La ilahe illallah” kelimesini dille söyleyen bir kimsenin bütün amellerini şirkten temizlemesi gerekir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim La ilahe illallah’ der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri inkar ederse, malı, kanı haram kılınmış olur. Hesabı ise Allah’a bırakılmıştır.” (Müslim, İman: 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/472.)
Muhammed b. Abdu’l Vehhab en-Necdi bu hadisle ilgili olarak şöyle diyor:
“İşte Allah Rasulü bu kelimenin manasını en açık şekilde izah etmiştir. Dikkat edilirse hadis, bu kelimeyi sadece dil ile söyleyen kimsenin malının ve canının haram olmayacağını, sadece bu kelimenin manasını bilmekle imanın gereğinin yerine getirilmiş olmayacağını bildiriyor.
Evet, bu kelimeyi sadece ikrar etmek, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığını, O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını söylemek kişinin can ve mal emniyetini sağlamak için yeterli olmuyor.
Kişinin can ve mal emniyetine sahip olabilmesi için yukarıda sıralanan şartlarla amel edip, tüm küfür çeşitleri ve düzenlerini reddetmesi, üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi gerekir. Bu kelimenin gereklerini yerine getirmediği, bunlardan biraz olsun uzaklaştığı ya da şüphe ettiği taktirde can ve mal güvenliği söz konusu olmaz. (Kitabu’t-tevhid: 115.)
Şunu kesinlikle bilmemiz gerekecektir ki: Amaç, sadece bu kelimenin (La ilahe illallah’ın) lafızlarını saymak veya ezberlemek değildir.
Nitekim Vehb b. Münebbih kendisine “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran bir kimseye şu cevabı vermiştir:
“Elbette öyledir, ancak açacak olan anahtarın dişleri varsa! Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Ancak dişleri olan bir anahtar getirirsen senin için Cennetin kapısı açılır, aksi takdirde açılmaz.
İşte bu anahtarın dişleri, “La ilahe illallah” kelimesinin manasını bilip, şartlarını yerine getirerek amel etmektir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. La ilahe illallah kelimesinin red ve ispat anlamında taşıdığı tüm manaları gereğince bilmek.
2. Şüpheye yer bırakmayan gerçek anlamda iman. Bu kelimeyi söyleyen kimse, şek ve şüphe bulunmaksızın kelimenin neye delalet ettiğini ve içeriğinin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü iman denilince, onda zannın yeri yoktur, onda kesin bilgi şarttır.
3. Bu kelimenin gerektirdiği tüm şartları, diliyle ve kalbiyle kabullenip teslim olmak.
4. Bu kelimenin gerektirdiği şeylere boyun eğmek ve buna aykırı olan her şeyi terketmek.
5. Doğruluk. Amellerin kalbin söylediği ve dilin ifade ettiğiyle uyumlu olması.
6. İhlas. Şirk şaibelerinden ve kötülüklerinden arınarak halis bir niyetle amel etmek.
7. La ilahe illallah kelimesini söyleyip gereğince amel edenleri sevmek, yerine getirmeyip çelişki içinde olanlardan da nefret etmek.
8. Müminleri dost edinmek, kafirlerden uzak durmak ve tağutu reddetmek.
İbn-i Teymiyye ve bazılarının şu sözü, bu konu hakkında söylenecek sözlerin en güzelidir.
“Tüm bu hadisler, şehadet kelimesini söyleyen ve bu hal üzere ölen kimseler hakkındadır.”
Bu hadisler, diğer rivayetlerde “doğrulamak, manasını bilmek hiçbir şekilde şüphe etmemek, kalbinden halisane bir yakinle söylemek” gibi kayıtlarda da görülmektedir.
Şüphesiz tevhidin hakikati, ruhu tümden Allah’a (c.c.) yönelterek Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmektir. Böyle bir kimse sözünde doğru olduğu takdirde Cennete girecektir. Çünkü ihlas, tüm günahlardan gerçekten tevbe ederek kalbi Allah’a (c.c.) yöneltmektir. Kul bu hal üzere öldüğü takdirde Cennete nail olacaktır.
Mütevatir hadislerde kalbinde bir arpa veya hardal tanesi ya da toz zerresi kadar da olsa imandan eser bulunan kimsenin, ateşte ebedi olarak kalmayacağı, “La ilahe illallah” üzere ölenin, cezasını çektikten sonra Cehennemden çıkacağı ve ateşin Allah (c.c.) için namaz kılıp secde eden ademoğlunun secde izlerini yakmayacağı bildirilmiştir.
Bütün bu açıklamalardan, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden kimse için Cehennemin haram kılındığı anlaşılmaktadır.Ancak önemli kayıtlarda bunun şartları da belirtilmiştir. Dolayısıyla ihlastan, yakinden uzak olan ve manasını idrak etmeksizin bilmeden kelime-i şehadeti söyleyen kimsenin, ölümü sırasında bununla imtihan olacağından korkulur; bu durumda şehadetten ayrılarak, şehadet üzere ölmeyebilir.
Çoğu kimse “La ilahe illallah” kelimesini sadece bir örf ve gelenek olarak söylemekte, iman kalplerinin derinliklerine girmemektedir. Bu kimseler çoğunlukla, hadislerde açıklandığı gibi ölüm anında fitneye uğramaktadırlar.
O zaman sorulduğunda hadiste belirtildiği üzere;
“İnsanları bir şey söylerken işittim, ben de söyledim” (Buhari, Cenaiz: 68, 87; Müslim, Cennet: 70. Ebu Davud, Cenaiz: 78; Nesai, Cenaiz: 110; Tirmizi, Cenaiz: 70.) şeklinde cevap verirler. Bu gibi kimselerin amelleri de çoğunlukla kendileri gibi olanları kuru bir taklitten öteye gitmez. Onların hali şu ayette belirtilene oldukça yakındır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... Biz atalarımızı bir din üzere bulduk; şimdi biz de onların izine uyuyoruz” derlerdi...” (Zuhruf: 43/23)
O halde kişinin bu kelimeyi; ihlasla ve tam bir yakinle, ayrıca günah işlemeden, günahta ısrarlı olmadan gerçek bir kavrayışla söylemesi konusunda, hadisler arasında bir çelişki yoktur. Burada ihlas ve yakinin tam olması için Allah’ı (c.c.) her şeyden fazla sevme zorunluluğu da vardır. Bu durumda kişi Allah’ın (c.c.) yasakladığı şeylere karşı kalbinde herhangi bir meyil veya sevgi hissetmeyecektir.
Şüphesiz, bu iman, tevbe, ihlas, sevgi ve yakin, gecenin gündüzü giderdiği gibi ondaki günahları giderecektir.
Muhammed b. Abdulvehhab hadisler için şöyle bir açıklama getirmiştir:
Bunların, bir başka şüphesi şudur;
“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen bir adamı öldürmesi üzerine, Üsame’yi (r.a.) azarlayarak:
“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?” demiş (Buhari, Diyet: 2; Müslim, İman: 96, 158, 159.) ayrıca:
“İnsanlarla, ‘La ilahe illallah’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” buyurmuştur.” (Buhari, İman: 17; Müslim, İman: 22, 41; Tirmizi, İman: 1-2.)
“La ilahe illallah” diyenlere dokunulmayacağına dair daha başka hadisler de vardır. Cahillerin bu hadisleri delil olarak getirmedeki amaçları; “La ilahe illallah” ı, amellerinde göstermeseler bile sırf dille söyleyenlerin tekfir edilemeyecekleri, öldürülemeyecekleri, hatta ne yaparlarsa yapsınlar, haklarında bir şey yapılamayacağı şeklindeki görüşlerini ispatlamaktır.
Bu cahil müşriklere denir ki:
“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen yahudilerle savaştı ve onları esir aldı. Rasulullah’ın (s.a.v.) ashabı da, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) de Allah’ın Rasulü olduğuna şehadette bulunmalarına, namaz kılıp, müslüman olduklarını ileri sürmelerine rağmen, Beni Hanife ile savaştı. Ali b. Ebu Talib tarafından yakılanların durumları da böyleydi. Bu cahiller de, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlerin kafir olduklarına ikrar ediyor ve öldürülmeleri gerektiğini belirtiyorlardı. Bu kimseler:
“La ilahe illallah” dedikleri halde bu bir şey değiştirmedi. Tıpkı; İslamın rükunlarından herhangi birisini inkar eden bir kimsenin tevhid kelimesini söylemesinin, tekfir olunması ve öldürülmesi açısından bir şeyi değiştirmediği gibi. Rükunlardan birini inkar durumunda kişi tekfir ediliyorsa, fer’i meselelerle ilgili herhangi bir şeyi inkar halinde neden tekfir edilmesin?
Usame (r.a.), “La ilahe illallah” diyen bir kişiyi, can ve mal korkusuyla müslüman olduğu zannıyla öldürmüş. Rasulullah (s.a.v.) da yanlış bir uygulamada bulunduğunu belirterek onu azarlamıştı. Eğer bir kişi, müslüman olduğunu açıklarsa, bu kişiden aksi bir durum sabit olmadıkça malına ve canına dokunulmaz. Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin.” (Nisa: 4/94)
İşte bu ayete göre; tevhid kelimesini söyleyen, fakat durumunu bilmediğimiz bir kişiyle karşılaşmamız halinde, iyice araştırıp durumunu belirleyinceye kadar, onun malına ve canına dokunmamamız gerekir. Eğer İslama aykırı bir durum sergilerse öldürülür. Çünkü:
“İyi anlayıp dinleyin, tespit edip ortaya çıkarın” ifadesi buna işaret etmektedir. Bu kelimeyi söyleyen kişi, buna uygun amel etmediği görüldüğü takdirde, eğer öldürülmeyecekse araştırıp soruşturmanın bir manası yoktur. Nitekim bu konuda, manası bizim yaptığımız yoruma uygun bir çok hadis vardır. Yani bir kişi tevhid kelimesini söyleyip müslüman olduğunu açığa vurursa, ona dokunmamak vaciptir. Ancak söyledikleriyle çelişen bir durum tespit edildiği takdirde gereken yapılır.
Bunun delili ise şu hadistir:
Rasulullah (s.a.v.) Usame’ye (r.a.) şöyle buyurmuştu:
“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?”
Yine şöyle buyurmuştur:
“İnsanlarla “La ilahe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum.”
Haricilerle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:
“Onlarla nerede karşılaşırsanız, hemen öldürün. Eğer ben onlara erişebilseydim (onları görebilseydim), onları tıpkı Ad kavminin öldürülmesi gibi, öldürürdüm.” (Bu iki hadisin birleşmesinden meydana gelen bir hadistir. Bunlardan ilki: “Onları nerede bulursanız, hemen öldürün” Buhari, Salat: 28; İstitabe: 3; Müslim, Zekat: 1066. İkincisi: “Ad kavminin öldürülmesi gibi onları öldürürdüm.” Buhari, İ’tisam: 2, 28; Müslim, Zekat: 1064.)
Hariciler, çok ibadet eden ve çok tehlil getiren (La ilahe illallah diyen) kimselerdi. Hatta, sahabeler, onları gördüklerinde kendi ibadetlerini küçümserlerdi. Bunlar ilmi sahabelerden öğreniyorlardı. Bütün bunlara rağmen, “La ilahe illallah” demeleri, fazla ibadet etmeleri ve müslüman olduklarını söylemeleri onlara bir yarar getirmedi. Daha önce anlattığımız, yahudilerle ve Beni Hanife ile savaş durumu da böyleydi.
Hafız İbn-i Receb Kelimetü’l-İhlas ismiyle isimlendirdiği risalesinde konuyu şöyle açıklamıştır. (Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 13-14.)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah’a şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum.” (Buhari, İman: 16.)
Ömer (r.a.) ve sahabeden bir grup, bu hadisi şeriften yalnızca bu iki şehadeti getiren herkesin dünya cezasından (onlarla savaştan) kurtulacağını anlamışlardı. Ancak “La ilahe illallah”a şehadet etmesine rağmen zekatı vermeyen kimseyle savaş etme hususunda tereddüte düşmüşlerdi. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadis-i şeriften kendisiyle savaşılmayacak olanın, ancak “La ilahe illallah”ı söyleyip, bunun mana ve gereğince hareket eden kişi olduğunu anlamış ve bu görüşüne Rasulullah’ın (s.a.v.) şu hadisi şerifini dile getirmiştir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“La ilahe illallah’ı diliyle ikrar edip, bu sözün gereğince hareket ettikleri vakit, onlar benden mallarını ve canlarını korumuş olurlar. İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları da Allah’a aittir.” (Müslim, İman: 8.)
Ebu Bekir Sıddık (r.a.):
“Zekat malın hakkıdır” demiştir.
Ebu Bekir’in (r.a.) anladığı bu mana İbni Ömer, Enes ve diğer birçok sahabi tarafından Rasulullah’tan (s.a.v.) aşağıdaki gibi rivayet edilmiştir:
“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah deyip namazı gereği gibi kılıp, zekatı verinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emrolundum. ” (Buhari, İman: 16; Müslim, İman: 8.)
Bu hadisin içerdiği manaya, şu ayetler de delil oluşturmaktadır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe: 9/5)
“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse sizin kardeşiniz olurlar.” (Tevbe: 9/11)
Bu dindeki kardeşlik, ancak tevhidle beraber diğer farzların da edasıyla gerçekleşir. Şirkten tevbe ise, ancak tevhidle mümkün olabilmektedir.
Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadisten çıkardığı manayı sahabiye açıklayınca, onu doğrulayarak bu görüşünü kabul ettiler. Sadece La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyen kimseden, dünya cezasının kaldırılmayacağını, (muaf tutulmayacağını) aksine İslam’ın şartlarından birini ihlal ettiğinden dolayı muhakkak cezalandırılacağını bundan dolayı ahirette de ceza göreceğini bildirmişlerdir.
Alimlerden bir grup şöyle demiştir:
Bu hadislrde geçen “La ilahe illallah”ı söyleyip ona şehadet etmek, Cehennemden kurtulmayı ve Cennete girmeyi gerektirir. Bu gereklilik ise, söylenen sözün şartlarının hepsinin bir arada bulunması ve onu ortadan kaldıracak bir durumun olmaması halinde geçerli olur. Tevhid kelimesinin şartlarından biri eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz ve amel bulunduğunda bu kelime, söyleyenin Cehennemden kurtulmasını ve Cennete girmesini sağlayamaz. Bu, Hasan ve Vehb İbn-i Münebbihe’nin açık görüşüdür.
Firuzdak’ın hanımı öldüğünde, defnedilirken Hasan (r.a.) Firuzdak’a şöyle sordu:
“Bu günün için sen ne hazırladın”
Firuzdak:
“Yetmiş yıldan beri söyleyegeldiğim “La ilahe illallah” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Hasan (r.a.):
“Bu ne güzel hazırlık! Fakat La ilahe illallah için bilinmesi ve uyulması gereken bir takım şartlar vardır. Ayrıca iffetli kadınlara iftira etmekten sakın” dedi.
Hasan’a (r.a.) denildi ki:
“İnsanlar La ilahe illallah diyen kimsenin Cennete gireceğini söylüyorlar. Ne dersin?”
Hasan (r.a.):
“Kim La ilahe illallah der ve onun hakkını verir yani gerekleriyle amel eder, onu bozucu şeylerden kaçınıp şartlarını hakkıyla eda ederse Cennete girer.”
Veh bin Münebbih’e “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran kimseye o şöyle cevap verir:
“Evet. Fakat, her anahtarın dişleri vardır. Eğer dişli anahtar getirirsen kapı sana açılır. Anahtarın dişleri yoksa açılmaz.” (Buhari, Cenaiz: 1.)
İlim ehlinden nakletmiş olduğum bu sözler, bence bu zan ve şüphelere reddiye olarak yeterlidir.
“La ilahe illallah” diyen salih bir kimse, sihir yapmak ve sihir ehlini doğrulamak, Allah’tan (c.c.) başkasının gaybı bildiğini iddia etmek, kafir ve müşrikleri dost edinmek, din ehliyle alay etmek, din adamlarını Rab edinmek, Allah’tan (c.c.) başkasına kurban kesmek, hakimiyeti Allah’tan (c.c.) başkasına vermek, Allah’tan (c.c.) başkasına dua etmek ve Allah’la (c.c.) kendisi arasında vasıtalar edinmek vb. şeyleri yaparsa “La ilahe illallah”sözü ona hiçbir şekilde fayda vermez.
Cahiller kendilerine delil olarak mücmel (kapalı) nasları alır, bunun yanında tamamen açıklanmış nasları terkederler. Bunların hali kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlerin haline benzer.
Allah Teala bu çeşit insanlar hakkında şöyle buyuruyor:
“Kitab’ı sana indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem ayetlerdir; bunlar Kitab’ın aslıdır. Diğerleri ise müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşabih olan ayetlere tabi olurlar. Oysa müteşabihin tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise: ‘Biz ona inandık, hepsi de Rabbimiz katındadır.’ derler. Bunu, akıl sahiplerinden başkası düşünmez.”
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz bağış sahibi olan yalnız Sensin.”
“Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan Kıyamet Gününde insanları toplayacak olan muhakkak Sensin. Allah, elbette vaadinden dönmez.” (Al-i İmran: 3/7-9)
Ey Allah’ım! Bizi hakkı hak bilip, ona tabi olan ve batılı batıl bilip ondan sakınanlardan eyle.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
La İlahe İllallah’ın manası:
La İlahe İllallah’ın manası:
Tek ilah’tan başka kulluk edilecek başka bir ilah yoktur. O tek olan ilah da, şeriki olmayan yüce Allah’tır. Çünkü ibadete layık olan, ancak O’dur.
Bu kelimenin gereği, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün sahte ilahları reddetmektir.
Zira Allah (c.c.) dışındaki mabutların ilahlık iddiası batıldır. Çünkü O’ndan başka bir şey ibadete (dua edilmeye, emir ve yasak koymaya, nizam tespit etmeye) layık değildir.
Uluhiyetin başkaları için reddedilmesi, ilahlığı sadece ortağı olmayan Allah’a (c.c.) ait kılmayı ve O’nun yanında ikinci bir ilah edinmemeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın...” (Nisa: 4/36)
“Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 2/256)
“... Biz her ümmete, yalnız Allah’a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Rasul gönderdik.” (Nahl: 16/36)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim La İlahe İllallah der ve Allah’tan başka tapınılanları reddederse malı ve kanı haram olur...” (Müslim, İman: 8.)
Bütün rasullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur:
“... Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur...” (A’raf: 7/59)
İbn-i Receb (Allah ona rahmet eylesin) şöyle demiştir:
“İlah; yüceliğiyle, aşk ve muhabbetiyle korku ve ümidiyle kendisine güvenilen, tevekkül edilip dayanılarak kendisinden istenilen, kendisine dua ve yakarışta bulunulan, itaat edilip isyan edilmeyendir. Tüm bunlar ancak aziz ve celil olan yüce Allah’a yaraşır.”
İşte bu sebeple; Rasulullah (s.a.v.) Kureyş müşriklerine:
“La ilahe illallah” deyiniz, dediğinde müşriklerin cevabı;
“İlahları tek bir ilah mı kıldı? Gerçekten bu çok acaip bir şey” (Sa’d: 38/5) demek olmuştur.
Kelime-i Şehadet’in genel manası Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilenleri reddeder ve batıl kılar. Yani tağutu red ve Allah’a (c.c.) iman etmeyi gerektirir.
Tağutu reddetmek, Allah’ın (c.c.) emir ve yasağına ters düşen emirlerde bulunan kişi ve kurumları, hevayı ve şeytanı reddetmektir. “La ilahe illallah” ın manasıyla birlikte gereğini de yerine getirmek, ibadette Allah’ı (c.c.) birleyerek O’na benzer tutulanları terketmektir.
Kul, “La ilahe illallah” dediğinde; ibadette Allah’ı (c.c.) birlediğini, Allah’tan (c.c.) başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder.
“La ilahe illallah” ın gereği, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığını, yaratıcı, kudret sahibi ve her şeye kadir olanın Allah (c.c.) olduğunu kabul etmek, Allah’tan (c.c.) başka hiç kimsenin hakimiyet hakkı olmadığına inanmaktır. Çünkü hakimiyet yalnız Allah’a (c.c.) aittir. Kim, “La ilahe illallah” ı bu şekilde inanarak açıklarsa mutlak olarak tevhidin hakkını vermiş olur.
Allah’a (c.c.) yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelere yardımda bulunan, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah’ın (c.c.) yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, ilk Arap müşrikleri gibi Allah’a (c.c.) şirk koşmuş olurlar. Mekke müşrikleri, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.
Hakimiyet, “La ilahe illallah”ın gerçek manasının tamamını değil sadece bir cüzünü oluşturur. Çünkü ibadette şirk koşan bir kimsenin, şeriatın hükmünü kabul etmesinin bir faydası yoktur. Şayet “La ilahe illallah” ın manası onların zannettiği gibi olsaydı, Rasulullah (s.a.v.) ile müşrikler arasında herhangi bir mücadele olmaz, onlar da Rasulullah’a (s.a.v.) bağlanırlardı.
Böyle bir durumda, Rasulullah (s.a.v.) onlara:
“Allah’ın varlığını ve her şeye kadir olduğunu tasdik edin. Hukuki, meselelerde şeriatın hükmüne tabi olun” der ve onları ibadetlerinde serbest bırakırdı. O zaman Allah Rasulü’ne tabi olurlardı.
Bunlar, Arap lisanının ehli olan bir kavim oldukları için “La ilahe illallah” ın putları tapmayı reddettiğini ve sadece lafzi bir mana taşımadığını anlıyorlardı. Bundan dolayıdır ki bu kelimeden nefret ederek uzaklaştılar ve şöyle dediler:
“... İlahları tek bir ilah mı kıldı? Şüphesiz bu çok acaip bir şey...” (Sa’d: 38/5)
Allah (c.c.) onları şöyle vasfediyor:
“Onlara “La ilahe illallah” denildiği zaman kibirlenirlerdi ve “mecnun bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz.” derlerdi.” (Saffat: 37/35-36)
Onlar, “La ilahe illallah”ın Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilen her şeyi reddetmek, ibadette sadece Allah’ı (c.c.) birleme manasına geldiğini çok iyi biliyorlardı.
Şayet müşrikler “La ilahe illallah” dedikleri halde putlara ibadet etmeye devam etselerdi, kendi içlerinde çelişkiye düşerek bundan rahatsız olurlardı.
Günümüzde kabirlere ibadet edenler, bu şiddetli çelişkiden hiç rahatsız olmuyor, onlar “La ilahe illallah” demelerine rağmen bir çok ibadeti ölülere yapmaya devam ediyorlar.
Ebu Cehil ve Ebu Leheb, bu kelimenin manasını günümüzde kabirlere ibadet edenlerden çok daha iyi biliyorlardı. Onların bile eli kurudu!
Sonuç olarak:
Kim bu kelimeyi, manasını bilerek söyler, gereğiyle amel edip açık ve gizli şirkten kaçınırsa, ibadeti tam bir itikatla yalnız Allah’a (c.c.) has kılıp bununla amel ederse, işte o gerçek bir mümindir.
Kim “La ilahe illallah” deyip inanmadığı halde zahiren amel ederse, o da münafıktır. Kim bu kelimeyi diliyle söyler fakat onu bozacak amellerden birini işler ve Allah’a (c.c.) şirk koşarsa o da müşriktir.
“La ilahe illallah” kelimesinden kastedilen; manasını bilip bu mananın gerektirdiği şekilde Allah’a (c.c.) ibadet etmektir.
İbadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah’ın (c.c.) hükümlerini kabul edip, beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Yoksa onların dinden Allah’ın izin vermediği bir şeyi kendileri için din gösteren ortakları mı vardır?” (Şura: 42/21)
“... Eğer siz onlara itaat ederseniz, muhakkak ki müşrikler olursunuz...” (En’am: 6/121)
“... Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Rabler edindiler.” (Tevbe: 9/31)
Nebi (s.a.v.) bu ayeti kerimeyi okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki:
“Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki.
Rasulullah (s.a.v.):
“Onlar Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?” dedi.
Adiyy b. Hatim: “Evet,” deyince,
Rasulullah (s.a.v.):
“İşte böylece onlara ibadet ediyorlar.” buyurdu. (Tirmizi, Tefsir: 10; Taberi: 14/210 (61632-61634); Suyuti, Durru’l-Mensur: 3/230; Beyhaki, Sünenü’l-Kübra.)
Şeyh Abdurrahman b. Hasan dedi ki:
“Allah’tan başkalarına itaat etmekle alimlerini rabler edindiler. Aynı olaylar bu ümmetin içinde de vuku bulmaktadır. Bu ise en büyük şirk olup, “La ilahe illallah” ın manasını ortadan kaldırır.”
Bu kelimeyi söyleyen bir kimsenin, beşeri kanunlarla muhakeme olmayı da reddetmesi gerekir. Çünkü sadece Allah’ın kitabıyla hükmolunmak, onun dışında kalan beşeri sistemleri terketmek vaciptir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.” (Nisa: 4/59)
“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek hakkı Allah’ındır. İşte benim Rabbim olan Allah O’dur...” (Şura: 26/10)
Allah (c.c.) kendi indirdiği şeriatle hükmetmeyenler hakkında kafir, fasık, zalim diye hüküm vermiştir. Allah’ın (c.c.) indirdiğinin dışında hüküm veren kişide iman yoktur.
“La ilahe illallah” müslümanların yaşamlarının her yönüne hakim olması gereken bir hayat nizamıdır.
Bazılarının zannetikleri gibi, sadece manasını anlamadan gereğiyle amel etmeden, sabah ve akşam virdlerinde bereket için tekrar edilen bir söyleyişten ibaret değildir.
“La ilahe illallah”ın gereklerine bağlılık, Allahû Teala’nın isim ve sıfatlarına Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.v.) bildirdiği şekilde iman etmeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin. Onun isimlerinde ilhad etmeyin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” (A’raf: 7/180)
Abdurrahman b. Hasan dedi ki:
“Arap dilinde ilhad kelimesinin manası, Allah Teala’nın isim ve sıfatları hakkında sapmaya meyletmek ve yalana yönelmektir.
Bilerek veya bilmeyerek birtakım tevillerle Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarının hak olan manasını inkar etmek ve O’nu mahlukata benzetmektir.”
Her kim Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarını bozar, tevil eder veya kabul etmez, Celil olan manalarına delalet eden manasını ortadan kaldırırsa, Cehmiyye, Mutezile, Eş’ariler gibi La ilahe illallah’ın delaletine muhalefet etmiş olur. Çünkü ilah, isim ve sıfatlarıyla dua edilen ve vesile olunandır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... En güzel isimler Allah’ındır. Onunla O’na dua edin...” (A’raf: 7 /180)
İsim ve sıfatları olmayan nasıl ilah olur? Kendisine ne ile ve nasıl dua eder?" (Fethu’l-Mecid: 237-238)
İmam ibn-i Kayyım dedi ki;
“İnsanlar ahkam ayetlerinin tefsirinde ihtilafa düştüler. Fakat Allah’ın (c.c.) sıfatlarıyla ilgili ayet ve hadislerin herhangi birinde ihtilafa düşmediler, bilakis sahabe ve tabiin bu ayetlerin manasını anladılar ve gereğiyle amel ettiler.
Kur’an’da bulunan ahkam ayetlerinin manasını ilim ehlinden başkası anlayamaz, fakat sıfat ile ilgili ayetlerin manasını bütün insanlar anlayabilirler. Bundan kastettiğim mananın kefiyetinin değil de aslının anlaşılmasıdır.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/29-30.)
“Bu konu selim fıtrat ve semavi kitaplarla bilinen bir konudur. Kemal sıfatlarını yitiren ilah, müdebbir ve rab olamaz. Bilakis eksikliği sebebiyle kendisiyle alay edilir.
Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamd’e layık olan sadece O’dur. (Muhtasar Sevaiku’l-Mürsele: 1/10.)
Allah’ın (c.c.) kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/26.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Tek ilah’tan başka kulluk edilecek başka bir ilah yoktur. O tek olan ilah da, şeriki olmayan yüce Allah’tır. Çünkü ibadete layık olan, ancak O’dur.
Bu kelimenin gereği, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün sahte ilahları reddetmektir.
Zira Allah (c.c.) dışındaki mabutların ilahlık iddiası batıldır. Çünkü O’ndan başka bir şey ibadete (dua edilmeye, emir ve yasak koymaya, nizam tespit etmeye) layık değildir.
Uluhiyetin başkaları için reddedilmesi, ilahlığı sadece ortağı olmayan Allah’a (c.c.) ait kılmayı ve O’nun yanında ikinci bir ilah edinmemeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın...” (Nisa: 4/36)
“Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 2/256)
“... Biz her ümmete, yalnız Allah’a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Rasul gönderdik.” (Nahl: 16/36)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim La İlahe İllallah der ve Allah’tan başka tapınılanları reddederse malı ve kanı haram olur...” (Müslim, İman: 8.)
Bütün rasullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur:
“... Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur...” (A’raf: 7/59)
İbn-i Receb (Allah ona rahmet eylesin) şöyle demiştir:
“İlah; yüceliğiyle, aşk ve muhabbetiyle korku ve ümidiyle kendisine güvenilen, tevekkül edilip dayanılarak kendisinden istenilen, kendisine dua ve yakarışta bulunulan, itaat edilip isyan edilmeyendir. Tüm bunlar ancak aziz ve celil olan yüce Allah’a yaraşır.”
İşte bu sebeple; Rasulullah (s.a.v.) Kureyş müşriklerine:
“La ilahe illallah” deyiniz, dediğinde müşriklerin cevabı;
“İlahları tek bir ilah mı kıldı? Gerçekten bu çok acaip bir şey” (Sa’d: 38/5) demek olmuştur.
Kelime-i Şehadet’in genel manası Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilenleri reddeder ve batıl kılar. Yani tağutu red ve Allah’a (c.c.) iman etmeyi gerektirir.
Tağutu reddetmek, Allah’ın (c.c.) emir ve yasağına ters düşen emirlerde bulunan kişi ve kurumları, hevayı ve şeytanı reddetmektir. “La ilahe illallah” ın manasıyla birlikte gereğini de yerine getirmek, ibadette Allah’ı (c.c.) birleyerek O’na benzer tutulanları terketmektir.
Kul, “La ilahe illallah” dediğinde; ibadette Allah’ı (c.c.) birlediğini, Allah’tan (c.c.) başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder.
“La ilahe illallah” ın gereği, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığını, yaratıcı, kudret sahibi ve her şeye kadir olanın Allah (c.c.) olduğunu kabul etmek, Allah’tan (c.c.) başka hiç kimsenin hakimiyet hakkı olmadığına inanmaktır. Çünkü hakimiyet yalnız Allah’a (c.c.) aittir. Kim, “La ilahe illallah” ı bu şekilde inanarak açıklarsa mutlak olarak tevhidin hakkını vermiş olur.
Allah’a (c.c.) yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelere yardımda bulunan, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah’ın (c.c.) yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, ilk Arap müşrikleri gibi Allah’a (c.c.) şirk koşmuş olurlar. Mekke müşrikleri, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.
Hakimiyet, “La ilahe illallah”ın gerçek manasının tamamını değil sadece bir cüzünü oluşturur. Çünkü ibadette şirk koşan bir kimsenin, şeriatın hükmünü kabul etmesinin bir faydası yoktur. Şayet “La ilahe illallah” ın manası onların zannettiği gibi olsaydı, Rasulullah (s.a.v.) ile müşrikler arasında herhangi bir mücadele olmaz, onlar da Rasulullah’a (s.a.v.) bağlanırlardı.
Böyle bir durumda, Rasulullah (s.a.v.) onlara:
“Allah’ın varlığını ve her şeye kadir olduğunu tasdik edin. Hukuki, meselelerde şeriatın hükmüne tabi olun” der ve onları ibadetlerinde serbest bırakırdı. O zaman Allah Rasulü’ne tabi olurlardı.
Bunlar, Arap lisanının ehli olan bir kavim oldukları için “La ilahe illallah” ın putları tapmayı reddettiğini ve sadece lafzi bir mana taşımadığını anlıyorlardı. Bundan dolayıdır ki bu kelimeden nefret ederek uzaklaştılar ve şöyle dediler:
“... İlahları tek bir ilah mı kıldı? Şüphesiz bu çok acaip bir şey...” (Sa’d: 38/5)
Allah (c.c.) onları şöyle vasfediyor:
“Onlara “La ilahe illallah” denildiği zaman kibirlenirlerdi ve “mecnun bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz.” derlerdi.” (Saffat: 37/35-36)
Onlar, “La ilahe illallah”ın Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilen her şeyi reddetmek, ibadette sadece Allah’ı (c.c.) birleme manasına geldiğini çok iyi biliyorlardı.
Şayet müşrikler “La ilahe illallah” dedikleri halde putlara ibadet etmeye devam etselerdi, kendi içlerinde çelişkiye düşerek bundan rahatsız olurlardı.
Günümüzde kabirlere ibadet edenler, bu şiddetli çelişkiden hiç rahatsız olmuyor, onlar “La ilahe illallah” demelerine rağmen bir çok ibadeti ölülere yapmaya devam ediyorlar.
Ebu Cehil ve Ebu Leheb, bu kelimenin manasını günümüzde kabirlere ibadet edenlerden çok daha iyi biliyorlardı. Onların bile eli kurudu!
Sonuç olarak:
Kim bu kelimeyi, manasını bilerek söyler, gereğiyle amel edip açık ve gizli şirkten kaçınırsa, ibadeti tam bir itikatla yalnız Allah’a (c.c.) has kılıp bununla amel ederse, işte o gerçek bir mümindir.
Kim “La ilahe illallah” deyip inanmadığı halde zahiren amel ederse, o da münafıktır. Kim bu kelimeyi diliyle söyler fakat onu bozacak amellerden birini işler ve Allah’a (c.c.) şirk koşarsa o da müşriktir.
“La ilahe illallah” kelimesinden kastedilen; manasını bilip bu mananın gerektirdiği şekilde Allah’a (c.c.) ibadet etmektir.
İbadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah’ın (c.c.) hükümlerini kabul edip, beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Yoksa onların dinden Allah’ın izin vermediği bir şeyi kendileri için din gösteren ortakları mı vardır?” (Şura: 42/21)
“... Eğer siz onlara itaat ederseniz, muhakkak ki müşrikler olursunuz...” (En’am: 6/121)
“... Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Rabler edindiler.” (Tevbe: 9/31)
Nebi (s.a.v.) bu ayeti kerimeyi okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki:
“Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki.
Rasulullah (s.a.v.):
“Onlar Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?” dedi.
Adiyy b. Hatim: “Evet,” deyince,
Rasulullah (s.a.v.):
“İşte böylece onlara ibadet ediyorlar.” buyurdu. (Tirmizi, Tefsir: 10; Taberi: 14/210 (61632-61634); Suyuti, Durru’l-Mensur: 3/230; Beyhaki, Sünenü’l-Kübra.)
Şeyh Abdurrahman b. Hasan dedi ki:
“Allah’tan başkalarına itaat etmekle alimlerini rabler edindiler. Aynı olaylar bu ümmetin içinde de vuku bulmaktadır. Bu ise en büyük şirk olup, “La ilahe illallah” ın manasını ortadan kaldırır.”
Bu kelimeyi söyleyen bir kimsenin, beşeri kanunlarla muhakeme olmayı da reddetmesi gerekir. Çünkü sadece Allah’ın kitabıyla hükmolunmak, onun dışında kalan beşeri sistemleri terketmek vaciptir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.” (Nisa: 4/59)
“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek hakkı Allah’ındır. İşte benim Rabbim olan Allah O’dur...” (Şura: 26/10)
Allah (c.c.) kendi indirdiği şeriatle hükmetmeyenler hakkında kafir, fasık, zalim diye hüküm vermiştir. Allah’ın (c.c.) indirdiğinin dışında hüküm veren kişide iman yoktur.
“La ilahe illallah” müslümanların yaşamlarının her yönüne hakim olması gereken bir hayat nizamıdır.
Bazılarının zannetikleri gibi, sadece manasını anlamadan gereğiyle amel etmeden, sabah ve akşam virdlerinde bereket için tekrar edilen bir söyleyişten ibaret değildir.
“La ilahe illallah”ın gereklerine bağlılık, Allahû Teala’nın isim ve sıfatlarına Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.v.) bildirdiği şekilde iman etmeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin. Onun isimlerinde ilhad etmeyin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” (A’raf: 7/180)
Abdurrahman b. Hasan dedi ki:
“Arap dilinde ilhad kelimesinin manası, Allah Teala’nın isim ve sıfatları hakkında sapmaya meyletmek ve yalana yönelmektir.
Bilerek veya bilmeyerek birtakım tevillerle Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarının hak olan manasını inkar etmek ve O’nu mahlukata benzetmektir.”
Her kim Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarını bozar, tevil eder veya kabul etmez, Celil olan manalarına delalet eden manasını ortadan kaldırırsa, Cehmiyye, Mutezile, Eş’ariler gibi La ilahe illallah’ın delaletine muhalefet etmiş olur. Çünkü ilah, isim ve sıfatlarıyla dua edilen ve vesile olunandır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... En güzel isimler Allah’ındır. Onunla O’na dua edin...” (A’raf: 7 /180)
İsim ve sıfatları olmayan nasıl ilah olur? Kendisine ne ile ve nasıl dua eder?" (Fethu’l-Mecid: 237-238)
İmam ibn-i Kayyım dedi ki;
“İnsanlar ahkam ayetlerinin tefsirinde ihtilafa düştüler. Fakat Allah’ın (c.c.) sıfatlarıyla ilgili ayet ve hadislerin herhangi birinde ihtilafa düşmediler, bilakis sahabe ve tabiin bu ayetlerin manasını anladılar ve gereğiyle amel ettiler.
Kur’an’da bulunan ahkam ayetlerinin manasını ilim ehlinden başkası anlayamaz, fakat sıfat ile ilgili ayetlerin manasını bütün insanlar anlayabilirler. Bundan kastettiğim mananın kefiyetinin değil de aslının anlaşılmasıdır.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/29-30.)
“Bu konu selim fıtrat ve semavi kitaplarla bilinen bir konudur. Kemal sıfatlarını yitiren ilah, müdebbir ve rab olamaz. Bilakis eksikliği sebebiyle kendisiyle alay edilir.
Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamd’e layık olan sadece O’dur. (Muhtasar Sevaiku’l-Mürsele: 1/10.)
Allah’ın (c.c.) kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/26.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
La İlahe İllallah’ın Şartları
yedi şart yerine getirilmediği taktirde “La İlahe İllallah” kelimesi söyleyen kişiye fayda vermez.
1. İlim:
“La İlahe İllallah” ın manasını bilmektir. Bu kelimenin başlangıcı inkar, devamı ise tasdiktir. ‘La ilahe’ inkar, ‘illa’ istisna edatı, ‘illallah’ ise istisna edatıyla beraber ispattır. Bu söz, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün ilahları ortadan kaldırmaktadır.
Bu kelimeyi manasını bilmeden söylemek, kişiye fayda vermez. Çünkü bu kimse bu kelimenin neye delalet ettiğini bilip buna inanamaz. Bunun durumu yabancı bir dili konuşup bir şey anlamayan kimse gibidir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Bil ki Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur.” (Muhammed: 47/19)
“Ancak bilerek hak için şehadette bulunanlar bundan müstesnadır.” (Zuhruf: 43/86)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim ‘La ilahe illallah’ın manasını bilerek ölürse Cennete girer.” (Müslim, İman: 10.)
“La İlahe İllallah” ın manası; ‘Allah’tan başka kendisine kulluk edilecek hiç kimse yok’ demektir.
İbadet; Allah’ın (c.c.) sevdiği ve razı olduğu bütün gizli ve açık ameller ve sözlerdir.
2. Yakin:
“La İlahe İllallah” ın kemalidir. Yakin, şevk ve şüpheyi giderir.
Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:
“Müminler ancak, Allah’a ve Rasûlü’ne iman edip, sonra da imanlarında şüpheye düşmeden Allah yolunda malları ve canları ile cihat eden kimselerdir. İşte sadıklar onlardır.” (Hucurat: 49/15)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah’a şehadet ederim, Allah’ın huzuruna bu ikisinde şek etmeden çıkan kimse Cennete girer.” (Müslim, İman: 10.)
3. İhlas:
Şirki reddetmektir.
Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:
“Halis din ancak Allah’ındır.” (Zümer: 39/3)
“Onlar dini Allah’a halis kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmalıdır.” (Beyyine: 98/5)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kıyamet Günü insanlar arasında benim şefaatime erecek olan en mutlu kişi, kalbinden ihlaslı bir şekilde ‘La ilahe illallah’ diyendir.” (Buhari, İlim: 33, Rikak: 51, Ahmed: 1/173-174.)
4. Sıdk:
Nifağa engeldir. Münafıklar dilleriyle hakkı söylemekte, fakat kalben inkar etmektedirler.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah İbadette sadıkları bilecek, yalancıları da bilecektir.” (Ankebut: 29/3)
“Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar sadıklardır.” (Zümer: 39/33)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Kim Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna kalbi ile tasdik ederek ölürse,Cennete girer.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned.)
5. Muhabbet:
Bu kelime münafıkların yaptıklarının aksine Allah’ı (c.c.) ve Allah’ın sevdiklerini sevmektir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a eşler tutar, onları Allah’ı sevdikleri gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara: 2/165)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Üç haslet vardır ki, kimde bulunursa, imanın tadını almıştır .Allah ve Rasulünü herkesten daha çok sevmek, kişiyi ancak Allah için sevmek. Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, Cehennem ateşine atılacakmış gibi korkmak.” (Buhari, İman: 8, 13; Müslim, İman: 67; Tirmizi, İman: 10; Nesai, İman: 3; İbni Mace, Fiten: 23.)
6. Bu kelimenin gerekleriyle amel etmek:
Bunlar, Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak amacıyla, ihlasla yapılan amellerdir. Bu davranış, tam bir teslimiyetin gereğidir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun.” (Zümer: 39/54)
“Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse, o kopmayan bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmıştır.” (Lokman: 31/22)
7. İnkarı Yok Edici Kabul:
Allah’ın (c.c.) emirlerine bağlılık göstermek, emrettiklerini yaparak yasakladıklarından kaçınmak.(Fethu’l-Mecid: 91.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
1. İlim:
“La İlahe İllallah” ın manasını bilmektir. Bu kelimenin başlangıcı inkar, devamı ise tasdiktir. ‘La ilahe’ inkar, ‘illa’ istisna edatı, ‘illallah’ ise istisna edatıyla beraber ispattır. Bu söz, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün ilahları ortadan kaldırmaktadır.
Bu kelimeyi manasını bilmeden söylemek, kişiye fayda vermez. Çünkü bu kimse bu kelimenin neye delalet ettiğini bilip buna inanamaz. Bunun durumu yabancı bir dili konuşup bir şey anlamayan kimse gibidir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Bil ki Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur.” (Muhammed: 47/19)
“Ancak bilerek hak için şehadette bulunanlar bundan müstesnadır.” (Zuhruf: 43/86)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim ‘La ilahe illallah’ın manasını bilerek ölürse Cennete girer.” (Müslim, İman: 10.)
“La İlahe İllallah” ın manası; ‘Allah’tan başka kendisine kulluk edilecek hiç kimse yok’ demektir.
İbadet; Allah’ın (c.c.) sevdiği ve razı olduğu bütün gizli ve açık ameller ve sözlerdir.
2. Yakin:
“La İlahe İllallah” ın kemalidir. Yakin, şevk ve şüpheyi giderir.
Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:
“Müminler ancak, Allah’a ve Rasûlü’ne iman edip, sonra da imanlarında şüpheye düşmeden Allah yolunda malları ve canları ile cihat eden kimselerdir. İşte sadıklar onlardır.” (Hucurat: 49/15)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah’a şehadet ederim, Allah’ın huzuruna bu ikisinde şek etmeden çıkan kimse Cennete girer.” (Müslim, İman: 10.)
3. İhlas:
Şirki reddetmektir.
Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:
“Halis din ancak Allah’ındır.” (Zümer: 39/3)
“Onlar dini Allah’a halis kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmalıdır.” (Beyyine: 98/5)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kıyamet Günü insanlar arasında benim şefaatime erecek olan en mutlu kişi, kalbinden ihlaslı bir şekilde ‘La ilahe illallah’ diyendir.” (Buhari, İlim: 33, Rikak: 51, Ahmed: 1/173-174.)
4. Sıdk:
Nifağa engeldir. Münafıklar dilleriyle hakkı söylemekte, fakat kalben inkar etmektedirler.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah İbadette sadıkları bilecek, yalancıları da bilecektir.” (Ankebut: 29/3)
“Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar sadıklardır.” (Zümer: 39/33)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Kim Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna kalbi ile tasdik ederek ölürse,Cennete girer.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned.)
5. Muhabbet:
Bu kelime münafıkların yaptıklarının aksine Allah’ı (c.c.) ve Allah’ın sevdiklerini sevmektir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a eşler tutar, onları Allah’ı sevdikleri gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara: 2/165)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Üç haslet vardır ki, kimde bulunursa, imanın tadını almıştır .Allah ve Rasulünü herkesten daha çok sevmek, kişiyi ancak Allah için sevmek. Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, Cehennem ateşine atılacakmış gibi korkmak.” (Buhari, İman: 8, 13; Müslim, İman: 67; Tirmizi, İman: 10; Nesai, İman: 3; İbni Mace, Fiten: 23.)
6. Bu kelimenin gerekleriyle amel etmek:
Bunlar, Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak amacıyla, ihlasla yapılan amellerdir. Bu davranış, tam bir teslimiyetin gereğidir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun.” (Zümer: 39/54)
“Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse, o kopmayan bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmıştır.” (Lokman: 31/22)
7. İnkarı Yok Edici Kabul:
Allah’ın (c.c.) emirlerine bağlılık göstermek, emrettiklerini yaparak yasakladıklarından kaçınmak.(Fethu’l-Mecid: 91.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
La İlahe İllallah’ın Rükûnleri
“La İlahe İllallah” ın iki rüknü vardır:
1. Red: Allah’ın (c.c.) dışındakilerin ilahlık iddiasının ortadan kaldırılmasıdır.
2. İspat: Allahû Teala’nın hak ilah olduğunun ispatı. Çünkü müşriklerin O’nun dışında edinmiş oldukları bütün ilahlar batıldır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Keza bu da böyledir; Allah, hak olandır, O’nun dışında ilah olarak yalvardıkları ise batıldır...” (Hac: 22/62)
İmam İbn Kayyım:
“La İlahe İllallah” ın manası, Allah’ın (c.c.) gerçek ilah olduğunu ispatlamaktır. “La İlahe İllallah” sözü, ‘Allah (c.c.) ilahtır’ sözü, Allah’ın (c.c.) dışındaki sahte ilahları reddetmez. Halbuki “La İlahe İllallah” ın gereği ilahlığı sadece Allah’a (c.c.) has kılmak, Allah’ın (c.c.) dışındaki sahte ilahları ise reddetmektir.”
Şeyh Süleyman b. Abdullah ‘ilah’ kelimesini kadir, yaratıcı vb. biçimde açıklayanlara iki şekilde cevap verir:
Birincisi: Bu selefin tefsiri olmayıp müteahhirin (sonradan gelenlerin) tefsiridir. Selef alimleri ve lügat alimleri bunu bizim gibi açıklamışlardır. Bunlardan başkalarının açıklamalarına itibar edilmez.
İkincisi: Hak olan ilah için gerekli olan tefsir, bizim açıkladığımızdır.
Onlar ilah kelimesini bu şekilde tefsir ederek ‘Allah’tan (c.c.) başka yaratıcı yoktur. O’ndan başka kimsenin her şeye gücü yetmez.’ diyen herkesi müslüman saymakla çok büyük bir hataya düşmektedirler. (Teysirü’l-Azizü’l-Hamiyd: 80.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
1. Red: Allah’ın (c.c.) dışındakilerin ilahlık iddiasının ortadan kaldırılmasıdır.
2. İspat: Allahû Teala’nın hak ilah olduğunun ispatı. Çünkü müşriklerin O’nun dışında edinmiş oldukları bütün ilahlar batıldır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Keza bu da böyledir; Allah, hak olandır, O’nun dışında ilah olarak yalvardıkları ise batıldır...” (Hac: 22/62)
İmam İbn Kayyım:
“La İlahe İllallah” ın manası, Allah’ın (c.c.) gerçek ilah olduğunu ispatlamaktır. “La İlahe İllallah” sözü, ‘Allah (c.c.) ilahtır’ sözü, Allah’ın (c.c.) dışındaki sahte ilahları reddetmez. Halbuki “La İlahe İllallah” ın gereği ilahlığı sadece Allah’a (c.c.) has kılmak, Allah’ın (c.c.) dışındaki sahte ilahları ise reddetmektir.”
Şeyh Süleyman b. Abdullah ‘ilah’ kelimesini kadir, yaratıcı vb. biçimde açıklayanlara iki şekilde cevap verir:
Birincisi: Bu selefin tefsiri olmayıp müteahhirin (sonradan gelenlerin) tefsiridir. Selef alimleri ve lügat alimleri bunu bizim gibi açıklamışlardır. Bunlardan başkalarının açıklamalarına itibar edilmez.
İkincisi: Hak olan ilah için gerekli olan tefsir, bizim açıkladığımızdır.
Onlar ilah kelimesini bu şekilde tefsir ederek ‘Allah’tan (c.c.) başka yaratıcı yoktur. O’ndan başka kimsenin her şeye gücü yetmez.’ diyen herkesi müslüman saymakla çok büyük bir hataya düşmektedirler. (Teysirü’l-Azizü’l-Hamiyd: 80.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
La İlahe İllallah’ın Fazileti
“La İlahe İllallah” ın Allah (c.c.) katındaki yeri ve fazileti çok büyüktür. Kim sadık olarak bu kelimeyi söyler (ve gereklerini yerine getirir) se Cennete girer.
Kim ki bu kelimeyi yalandan söylerse hapsedilir ve malına da el konulur. Hesabı ise Allah’a (c.c.) aittir.
Az harflerle, kısa lafızlarla söylenen ve dile hafif gelen bu kelime mizanda (ölçüde) ağır gelecektir.
Ebu Said el-Hudri’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Musa (a.s.) dedi ki, ‘Ya Rabbi! Bana seni hatırlayıp dua edebileceğim bir şey öğretti.Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
‘Ey Musa! “La İlahe İllallah” de. Musa (a.s.) dedi ki:
‘Ey Rabbim! Bütün kulların bunu diyorlar.’ Bunun üzerine Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
‘Ey Musa! Yedi gökler ve içinde bulunanlar ile yedi yerler bir kefeye konsa, “La İlahe İllallah” ağır gelir.” (Hakim: 1/528, İbn Hibban: 2324; Mevaridü’z-Zaman: 19.)
Bu hadisten de anlaşıldığı gibi “La İlahe İllallah” İllallah zikirlerin en faziletlisidir.
Abdullah b. Ömer’den Rasulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Duaların en hayırlısı Arafat günü duasıdır. Benim söylediğim ve benden önceki rasullerin söyledikleri en hayırlı şey şudur:
Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur, birdir, ortağı yoktur, mülk yalnız O’nundur. Hamd yalnız O’nadır ve O her şeye kadirdir.” (Tirmizi, Deavat: 133; Muvatta, Kur’an: 32.)
Abdullah b. Amr b. el-As’dan (a.s.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Allah ümmetimden bir kişiyi Kıyamet Gününde herkesin önünde ayıracak. Onun aleyhinde doksandokuz sicil (dosya) açacak. Her bir dosyanın boyu gözün uzanabildiği mesafe kadar olacak. Sonra:
‘Bunlardan bir şey reddediyor musun?’ diyecek. Adam:
‘Hayır Ya Rabbi’ diye cevap verecektir. Sonra:
‘Herhangi bir özrün var mı?’ buyuracak ve o kimse:
‘Hayır Ya Rabbi’ diye cevap verecektir.
Bunun üzerine Allah(c.c.):
‘Yanımızda senin bir hasenen (makbul olan amelin) vardır ve bugün sana haksızlık yapılmayacaktır.’ Sonra içinde ‘Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederim ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim’ yazılı bir kağıt parçası çıkarılacak Cenab-ı Hak:
‘Kendi tarafından hazır bulun!’ buyuracak.
‘Ya Rabbi! Bu ufacık kağıt parçası (kocaman) dosyalar nedir?’ diyecek. Cenab-ı Hak:
‘Sana zulüm yapılmayacaktır.” buyuracak.
Müteakiben siciller bir kefeye kağıt parçası bir kefeye konacak, siciller havaya kalkacak ve kağıt parçası (yani “La İlahe İllallah” ın konulduğu kefe) ağır gelecektir.” (Tirmizi, İman: 17; İbn Mace, Zühd: 35; Ahmed: 2/213, 22.)
Bu kelimenin fazilet ve büyüklüğünü Hafız İbni Receb ‘Kelimetü’l-İlhas’ ismini verdiği risalesinde şöyle delillendirmektedir:
“La İlahe İllallah” Cennetin karşılığıdır. Kim bu kelimeyi söyleyerek ölürse Cennete girer. Bu kelime ateşten kurtuluştur ve en güzel hasenedir. Günah sayfalarını silerek kalpteki imanı yeniler, varlığını ortaya çıkarır. Hicapları ortadan kaldırır. Bu, söyleyeni Allah’ın (c.c.) doğruladığı ve nebilerin söylediği faziletli bir söz, en güzel ve en faziletli zikirdir. Amellerin en faziletlisi ve sevabı en çok olanıdır. Bu kelime köle azat etmeye eşdeğer bir sevap kazandırır. Şeytandan Allah’a (c.c.) sığınmadır. Haşr’ın korkusundan ve kabrin vahşetinden güvenli olmaktır. Kabirlerinden kalktıklarında (La İlahe İllallah) müminlerin bir şiarı (işareti) dir.
O’nu söyleyene Cennetin sekiz kapısı açılır ve hangisinden dilerse oradan girer. O’nun hakkını vermediklerinden dolayı ateşe giren günahkar müminler, günahları nisbetinde yandıktan sonra ateşten çıkarılırlar.
İbni Receb bunların her birini delillendirmiştir.(Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 54-66.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Kim ki bu kelimeyi yalandan söylerse hapsedilir ve malına da el konulur. Hesabı ise Allah’a (c.c.) aittir.
Az harflerle, kısa lafızlarla söylenen ve dile hafif gelen bu kelime mizanda (ölçüde) ağır gelecektir.
Ebu Said el-Hudri’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Musa (a.s.) dedi ki, ‘Ya Rabbi! Bana seni hatırlayıp dua edebileceğim bir şey öğretti.Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
‘Ey Musa! “La İlahe İllallah” de. Musa (a.s.) dedi ki:
‘Ey Rabbim! Bütün kulların bunu diyorlar.’ Bunun üzerine Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
‘Ey Musa! Yedi gökler ve içinde bulunanlar ile yedi yerler bir kefeye konsa, “La İlahe İllallah” ağır gelir.” (Hakim: 1/528, İbn Hibban: 2324; Mevaridü’z-Zaman: 19.)
Bu hadisten de anlaşıldığı gibi “La İlahe İllallah” İllallah zikirlerin en faziletlisidir.
Abdullah b. Ömer’den Rasulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Duaların en hayırlısı Arafat günü duasıdır. Benim söylediğim ve benden önceki rasullerin söyledikleri en hayırlı şey şudur:
Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur, birdir, ortağı yoktur, mülk yalnız O’nundur. Hamd yalnız O’nadır ve O her şeye kadirdir.” (Tirmizi, Deavat: 133; Muvatta, Kur’an: 32.)
Abdullah b. Amr b. el-As’dan (a.s.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Allah ümmetimden bir kişiyi Kıyamet Gününde herkesin önünde ayıracak. Onun aleyhinde doksandokuz sicil (dosya) açacak. Her bir dosyanın boyu gözün uzanabildiği mesafe kadar olacak. Sonra:
‘Bunlardan bir şey reddediyor musun?’ diyecek. Adam:
‘Hayır Ya Rabbi’ diye cevap verecektir. Sonra:
‘Herhangi bir özrün var mı?’ buyuracak ve o kimse:
‘Hayır Ya Rabbi’ diye cevap verecektir.
Bunun üzerine Allah(c.c.):
‘Yanımızda senin bir hasenen (makbul olan amelin) vardır ve bugün sana haksızlık yapılmayacaktır.’ Sonra içinde ‘Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederim ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim’ yazılı bir kağıt parçası çıkarılacak Cenab-ı Hak:
‘Kendi tarafından hazır bulun!’ buyuracak.
‘Ya Rabbi! Bu ufacık kağıt parçası (kocaman) dosyalar nedir?’ diyecek. Cenab-ı Hak:
‘Sana zulüm yapılmayacaktır.” buyuracak.
Müteakiben siciller bir kefeye kağıt parçası bir kefeye konacak, siciller havaya kalkacak ve kağıt parçası (yani “La İlahe İllallah” ın konulduğu kefe) ağır gelecektir.” (Tirmizi, İman: 17; İbn Mace, Zühd: 35; Ahmed: 2/213, 22.)
Bu kelimenin fazilet ve büyüklüğünü Hafız İbni Receb ‘Kelimetü’l-İlhas’ ismini verdiği risalesinde şöyle delillendirmektedir:
“La İlahe İllallah” Cennetin karşılığıdır. Kim bu kelimeyi söyleyerek ölürse Cennete girer. Bu kelime ateşten kurtuluştur ve en güzel hasenedir. Günah sayfalarını silerek kalpteki imanı yeniler, varlığını ortaya çıkarır. Hicapları ortadan kaldırır. Bu, söyleyeni Allah’ın (c.c.) doğruladığı ve nebilerin söylediği faziletli bir söz, en güzel ve en faziletli zikirdir. Amellerin en faziletlisi ve sevabı en çok olanıdır. Bu kelime köle azat etmeye eşdeğer bir sevap kazandırır. Şeytandan Allah’a (c.c.) sığınmadır. Haşr’ın korkusundan ve kabrin vahşetinden güvenli olmaktır. Kabirlerinden kalktıklarında (La İlahe İllallah) müminlerin bir şiarı (işareti) dir.
O’nu söyleyene Cennetin sekiz kapısı açılır ve hangisinden dilerse oradan girer. O’nun hakkını vermediklerinden dolayı ateşe giren günahkar müminler, günahları nisbetinde yandıktan sonra ateşten çıkarılırlar.
İbni Receb bunların her birini delillendirmiştir.(Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 54-66.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Müslümanlar her gün “La İlahe İllallah” kelimesini ezanlarında, kametlerinde, hutbelerinde konuşmalarında defalarca söylerler. Şehadet kelimesi; yer ve göklerin kendisi ile kaim olduğu, bütün mahlukatın onun için yaratıldığı, Allah’ın (c.c.) nebi ve rasullerini kendisiyle gönderdiği, kitaplarını onun için indirdiği, şeriatini onun için koyduğu bir kelimedir.
Müslümanlar her gün “La İlahe İllallah” kelimesini ezanlarında, kametlerinde, hutbelerinde konuşmalarında defalarca söylerler. Şehadet kelimesi; yer ve göklerin kendisi ile kaim olduğu, bütün mahlukatın onun için yaratıldığı, Allah’ın (c.c.) nebi ve rasullerini kendisiyle gönderdiği, kitaplarını onun için indirdiği, şeriatini onun için koyduğu bir kelimedir.
Bu kelime gereğince yaratıklar, mümin ve kafir, iyi ve kötü diye iki sınıfa ayrılırlar. Bu kelime; yaratılışın gayesi, emir ve yasakların, sevap ve cezanın kaynağı, mahlukatın kendisi için var edildiği, sorgu ve yargılamanın kendisi hakkında yapıldığı kelimedir. Sevap ve ceza onun üzerine kurulur. Kıble onun üzerine temellendirilmiştir. Din o kelime üzerine tesis edilmiş, cihat kılıçları onun için sıyrılmıştır. Bu Allah’ın (c.c.) bütün kullar üzerindeki hakkı olan kelimedir. O İslam’a giriş kelimesi, selamet yurdu olan Cennetin anahtarıdır.
Bütün amellerin kelimesi üzerine bina edilmesi sebebiyle, bu kelimenin İslam’daki yeri ve öneminin bilinmesi tüm kullar üzerine farzdır.
Önceki ümmetler ve gelecek milletler o kelimeden hesaba çekileceklerdir. Allah (c.c.) huzurunda kulun ayağı iki meseleden sorulmadıkça yerinden oynamayacaktır:
1. Neye ibadet ediyordunuz?
2. Nebi ve rasullerin davetine ne cevap verdiniz?
Birinci sorunun cevabı:
“Bilerek ve şuurlu olarak kendisinden başka ibadete layık ilah olmayan Allah’a (c.c.) ibadet ediyorduk.”
İkincinin cevabı:
“Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) elçisi olduğunu kabul edip ona teslim olduk ve itaat ettik.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Za’du’l-Mead: 2/1.) olmalıdır.
İbrahim’in (a.s.) tutunmuş olduğu salam kulp olan “La ilahe illallah” kelimesi, İslam ve küfür ayrımıdır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“İbrahim bu sözü ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dine) dönsünler.” (Zuhruf: 43/28)
Allah (c.c.), ilim ehli ve melekler bu kelimeye şahitlik etmişlerdir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah, melekler ve ilim sahipleri adaleti ayakta tutarak, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O Aziz’dir, Hakim’dir.” (Al-i İmran: 3/18)
Bu kelime, bütün mahlukatın kendisi için yaratıldığı takvadır, ihlastır, hakka şehadet ve şirkten uzaklaşmaktır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat: 51/56)
Allah (c.c.) rasullerini bu kelimeyle göndermiş, kitaplarını onun için indirmiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona ‘Benden başka ibadete layık ilah yoktur. Bana ibadet din’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya: 21/25)
“Allah, melekleri, kullarından dilediği kimseye kendinden bir vahiy ile, ‘Benden başka ibadete layık ilah olmadığına dair (kullarımı) uyarın’ diye gönderir.” (Nahl: 16/2)
İbni Uyeyne dedi ki:
Allah (c.c.) “La ilahe illallah” ı hakkıyla bilen kullarını büyük nimetlerle nimetlendirmiştir.
Dünya ehli için soğuk su neyse, Cennet ehli için de “La ilahe illallah” odur.(Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 52-53.)
Kim “La ilahe illallah” derse, malı ve kanı korunmuştur. Kim de inkar eder yalanlarlarsa, malı ve kanı helal olur.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her kim ‘Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur’ der ve Allah’tan başka ibadet edilen şeyleri reddederse malı ve canı haram (dokunulmaz) olur. Hesabı da Allah’a aittir."(Müslim, İman: 8.)
İnsanlar İslam’a ilk önce davet edilerek kendilerinden bu kelimeyi söylemeleri istenir. Nebi (s.a.v.) Muaz İbn Cebel’i (r.a.) Yemen’e gönderirken ona şöyle dedi:
“Sen kitap ehli bir kavme gidiyorsun, onları ilk olarak Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına davet et..." (Buhari, Meğazi: 62; Müslim, İman: 7.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Bu kelime gereğince yaratıklar, mümin ve kafir, iyi ve kötü diye iki sınıfa ayrılırlar. Bu kelime; yaratılışın gayesi, emir ve yasakların, sevap ve cezanın kaynağı, mahlukatın kendisi için var edildiği, sorgu ve yargılamanın kendisi hakkında yapıldığı kelimedir. Sevap ve ceza onun üzerine kurulur. Kıble onun üzerine temellendirilmiştir. Din o kelime üzerine tesis edilmiş, cihat kılıçları onun için sıyrılmıştır. Bu Allah’ın (c.c.) bütün kullar üzerindeki hakkı olan kelimedir. O İslam’a giriş kelimesi, selamet yurdu olan Cennetin anahtarıdır.
Bütün amellerin kelimesi üzerine bina edilmesi sebebiyle, bu kelimenin İslam’daki yeri ve öneminin bilinmesi tüm kullar üzerine farzdır.
Önceki ümmetler ve gelecek milletler o kelimeden hesaba çekileceklerdir. Allah (c.c.) huzurunda kulun ayağı iki meseleden sorulmadıkça yerinden oynamayacaktır:
1. Neye ibadet ediyordunuz?
2. Nebi ve rasullerin davetine ne cevap verdiniz?
Birinci sorunun cevabı:
“Bilerek ve şuurlu olarak kendisinden başka ibadete layık ilah olmayan Allah’a (c.c.) ibadet ediyorduk.”
İkincinin cevabı:
“Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) elçisi olduğunu kabul edip ona teslim olduk ve itaat ettik.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Za’du’l-Mead: 2/1.) olmalıdır.
İbrahim’in (a.s.) tutunmuş olduğu salam kulp olan “La ilahe illallah” kelimesi, İslam ve küfür ayrımıdır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“İbrahim bu sözü ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dine) dönsünler.” (Zuhruf: 43/28)
Allah (c.c.), ilim ehli ve melekler bu kelimeye şahitlik etmişlerdir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah, melekler ve ilim sahipleri adaleti ayakta tutarak, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O Aziz’dir, Hakim’dir.” (Al-i İmran: 3/18)
Bu kelime, bütün mahlukatın kendisi için yaratıldığı takvadır, ihlastır, hakka şehadet ve şirkten uzaklaşmaktır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat: 51/56)
Allah (c.c.) rasullerini bu kelimeyle göndermiş, kitaplarını onun için indirmiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona ‘Benden başka ibadete layık ilah yoktur. Bana ibadet din’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya: 21/25)
“Allah, melekleri, kullarından dilediği kimseye kendinden bir vahiy ile, ‘Benden başka ibadete layık ilah olmadığına dair (kullarımı) uyarın’ diye gönderir.” (Nahl: 16/2)
İbni Uyeyne dedi ki:
Allah (c.c.) “La ilahe illallah” ı hakkıyla bilen kullarını büyük nimetlerle nimetlendirmiştir.
Dünya ehli için soğuk su neyse, Cennet ehli için de “La ilahe illallah” odur.(Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 52-53.)
Kim “La ilahe illallah” derse, malı ve kanı korunmuştur. Kim de inkar eder yalanlarlarsa, malı ve kanı helal olur.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her kim ‘Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur’ der ve Allah’tan başka ibadet edilen şeyleri reddederse malı ve canı haram (dokunulmaz) olur. Hesabı da Allah’a aittir."(Müslim, İman: 8.)
İnsanlar İslam’a ilk önce davet edilerek kendilerinden bu kelimeyi söylemeleri istenir. Nebi (s.a.v.) Muaz İbn Cebel’i (r.a.) Yemen’e gönderirken ona şöyle dedi:
“Sen kitap ehli bir kavme gidiyorsun, onları ilk olarak Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına davet et..." (Buhari, Meğazi: 62; Müslim, İman: 7.)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
(İlk Peygamberlerin Vazifesi : ibâdeti birleştirmek.)
(İlk Peygamberlerin Vazifesi : ibâdeti birleştirmek.)
Bil ki :Tevhid. İbadette Yüce Allah'ı bir kabul etmektir. Bu da. Allah'ın. kullarına gönderdiği bütün peygamberlerin (tebliğ ettiği) dinidir. Bunların ilki Nuh (A. S.) dır. Onun kavmi iyi insanlara karşı gelince Allah tarafından onlara peygamber olarak gönderildi. Bu peygamberlerin sonuncusu da Hz. Muhamed (S. A. V.) dir. Bu ise o yüce insanların putlaşmış heykellerini kırdı. Öyle bir kavme Peygamber olarak geldi ki : Kavmi ibadet ederler, haccederler, sadaka verirler ve Allah.ı çok anarlardı, fakat bazı mahlukları Allah ile aralarında vâsıta yaparlardı ve derler ki : "Bunlar vâsıtasıyla Allah'a yaklaşmayı, Allah nezdinde onlardan şefaat beklemeyi arzu ediyoruz". Bu vasıtalar. Melekler, Meryem oğlu Isa gibi iyi ve şanlı yaratıklardır.
Bunun üzerine Allah, bunlara babaları Hz. ibrahim'in dinini bildirmek, bu yakınlığın ve imanın yalnız Allah'ın hakkı olduğunu, ne bir meleke ne de bir peygambere ve de bir başkasına bu türlü yaklaşılamıyacığını haber vermek için Hz. Muhammed (S. A. V.) i onlara Peygamber olarak gönderdi. Böylece onlar yaratıcının yalnız Allah olduğuna, rızkı verenin, yaşatıp öldürenin, bütün işleri hazırlayıp icra edenin ancak O, olduğuna, göklerin, yerlerin ve bunlarda bulunan her şeyin O'nun tasarrufunda bulunduğunda ve hâkimiyetinde olduğuna şehâdet etmişlerdir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Bil ki :Tevhid. İbadette Yüce Allah'ı bir kabul etmektir. Bu da. Allah'ın. kullarına gönderdiği bütün peygamberlerin (tebliğ ettiği) dinidir. Bunların ilki Nuh (A. S.) dır. Onun kavmi iyi insanlara karşı gelince Allah tarafından onlara peygamber olarak gönderildi. Bu peygamberlerin sonuncusu da Hz. Muhamed (S. A. V.) dir. Bu ise o yüce insanların putlaşmış heykellerini kırdı. Öyle bir kavme Peygamber olarak geldi ki : Kavmi ibadet ederler, haccederler, sadaka verirler ve Allah.ı çok anarlardı, fakat bazı mahlukları Allah ile aralarında vâsıta yaparlardı ve derler ki : "Bunlar vâsıtasıyla Allah'a yaklaşmayı, Allah nezdinde onlardan şefaat beklemeyi arzu ediyoruz". Bu vasıtalar. Melekler, Meryem oğlu Isa gibi iyi ve şanlı yaratıklardır.
Bunun üzerine Allah, bunlara babaları Hz. ibrahim'in dinini bildirmek, bu yakınlığın ve imanın yalnız Allah'ın hakkı olduğunu, ne bir meleke ne de bir peygambere ve de bir başkasına bu türlü yaklaşılamıyacığını haber vermek için Hz. Muhammed (S. A. V.) i onlara Peygamber olarak gönderdi. Böylece onlar yaratıcının yalnız Allah olduğuna, rızkı verenin, yaşatıp öldürenin, bütün işleri hazırlayıp icra edenin ancak O, olduğuna, göklerin, yerlerin ve bunlarda bulunan her şeyin O'nun tasarrufunda bulunduğunda ve hâkimiyetinde olduğuna şehâdet etmişlerdir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
KADININ ERKEĞE, ERKEĞİN KADINA BENZEMESİNİN MEN’İ
KADININ ERKEĞE, ERKEĞİN KADINA
BENZEMESİNİN MEN’İ
Buhârî «Sahîh» inde İbn-i Abbas (r. anhüma) nın şöyle rivayet ettiğini nakleder:
لعن رسول الله صلى الله عليه وسلم المتشبهين من الرجا ل بالنساء والمتشبهات من النساء بالرجال.
«Resûlullah (s.a.v.) erkeklerden kadınlara benzeyenlerle kadınlardan erkeklere benzeyenlere la’net etti».
Hâfiz “Feth” de Taberî’den naklen der ki: Erkeklerin kadınlara mahsus giyimde, ziynette onlara benzemeleri câiz değildir. Aksi değil... Yine, İbnü’t-tin’den naklen der ki: «Bu hadiste la’netten kasdedilen, erkeklerden kadınlara kılık kıyafet (umumi görünüm) de benzeyenlerle, kadınlardan erkeklere aynı şekilde benzeyenlerdir».
Eş-Şeyh İbn-i Ebî Cemüre de der ki: «...Benzeyenlere la’netin hikmeti, bir şeyi Allah’ın verdiği, halkettiği sıfattan çıkarmaktır. Takma saç (peruka) takanlar hakkında; Allah’ın yarattığını değiştirenler, sözüyle buna işaret edilmiştir»;
Buharî’de İbn-i Abbas (r.a.) dan şöyle rivayet edilir; «Resûlullah (s.a.v.) (söz ve fiillerinde, hareketlerinde) kadınımsı erkeklerle, erkeğimsi kadınlara la’net etti». Aynî Buharî şerhi’nde Kirmânî’den naklen der ki: «Erkeğimsi demek, söz ve fiillerinde kadınlara benzeyendir. Bu bazan yaradılışca (ahlâk itibariyle) olur, bazan da isteyerek ve zorlayarak olur. İşte bu son zem ve la’net edilmiştir, birincisi değil».
Şüphesiz ki, erkeklerin kadınlara tam benzemesi, sakalı kesmekle olur. Bu benzeme elbiseyle ve başka şeyle benzemenin fevkindedir. Çünkü erkeğin sakalı, erkekle kadın arasında birinci (lik) alâmet-i fârika ve en büyük ayırıcı özelliktir. Bu herkesce malûm, müşahede edilen bir durumdur. Kendi kendini aldatmak. isteyen, hevâ ve hevesine uymayı arzulayan, Allah’ın kendisine yaratıp lütfettiği güzel erkeklik şeklini, değiştirip kadınlaşma düşünce ve niyetinde olanlar bunu inkâr eder. Nitekim örgülü uzun saçlar (zülüf) kadınların süsü, güzelliği olduğu gibi; sakal da erkeklerin güzelliği ve erkekliğin alâmetidir. İşte., Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şu sözüyle buna işaret buyurmuşlardır:
سبحان من زين الرجال با للحى والنساء بالذوائب.
«Erkekleri sakalları ile, kadınları da örgülü saçlar (zülüf) ile süsleyen Allah’ı tesbih ve tenzihde bulunuruın.» (Künûzû’l-Hakâik, Münavî. - Hâkim’e nisbetle).
Neseî de mevcut rivayete göre, Resûlullah (s.a.v.) kadınların başlarını tıraş etmesini nehyetmiştir.
Erkeğin sakaklını tıraş etmesı de, kadının başını traş etmesi gibidir.
Bundan dolayıdır ki, Hanefî fıkhının «Dürr-i Muhtar» kitabında şöyle denir: Mücteba’ya göre, saçını kesen kadın yasak bir fiilde bulunup günahkâr olarak la’net olunmuştur. Bezzâziyye de ilâve etti ki: «Bu, kocanın izniyle (isteğiyle) dahi böyledir. Zira, Allah’a isyan hususunda kula itaat olunmaz». Bundan dolayı, erkeğe sakalını kesmesi haramdır. Burada esas olan mâna (maksad), erkeklere benzemedir».
Ben derim ki: Erkeğin sakalını kesmesinin haramlığında esas olan mana, kadınlara benzemedir. Şayet kadının sakalı çıksa kesmesi emrolunur. Nitekim, hadis şârihleri ve fukahadan fetva sahipleri böyle açıklamışlardır. Sakallarını kesenleri Allah Teâlâ kadın olarak yaratmadığı gibi hünsa olarak da yaratmamştır. Pilakis onları erkek olarak yaratmış, onlarda erkeklik ve recüliyyet alametleri bitirmiş; fakat onların kendileri kadınımsı olmuşlar; «...Erkeklerden kadınlara benzeyenler...» hadisinde gelen şiddetli vaid (tehdid) e dahil olmuşlardır. Allah Tetâlâ hepimizi fazlı ve keremiyle fitnenin açık ve gizli sapıtıcı âmillerinden muhafaza buyursun. Amin.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
BENZEMESİNİN MEN’İ
Buhârî «Sahîh» inde İbn-i Abbas (r. anhüma) nın şöyle rivayet ettiğini nakleder:
لعن رسول الله صلى الله عليه وسلم المتشبهين من الرجا ل بالنساء والمتشبهات من النساء بالرجال.
«Resûlullah (s.a.v.) erkeklerden kadınlara benzeyenlerle kadınlardan erkeklere benzeyenlere la’net etti».
Hâfiz “Feth” de Taberî’den naklen der ki: Erkeklerin kadınlara mahsus giyimde, ziynette onlara benzemeleri câiz değildir. Aksi değil... Yine, İbnü’t-tin’den naklen der ki: «Bu hadiste la’netten kasdedilen, erkeklerden kadınlara kılık kıyafet (umumi görünüm) de benzeyenlerle, kadınlardan erkeklere aynı şekilde benzeyenlerdir».
Eş-Şeyh İbn-i Ebî Cemüre de der ki: «...Benzeyenlere la’netin hikmeti, bir şeyi Allah’ın verdiği, halkettiği sıfattan çıkarmaktır. Takma saç (peruka) takanlar hakkında; Allah’ın yarattığını değiştirenler, sözüyle buna işaret edilmiştir»;
Buharî’de İbn-i Abbas (r.a.) dan şöyle rivayet edilir; «Resûlullah (s.a.v.) (söz ve fiillerinde, hareketlerinde) kadınımsı erkeklerle, erkeğimsi kadınlara la’net etti». Aynî Buharî şerhi’nde Kirmânî’den naklen der ki: «Erkeğimsi demek, söz ve fiillerinde kadınlara benzeyendir. Bu bazan yaradılışca (ahlâk itibariyle) olur, bazan da isteyerek ve zorlayarak olur. İşte bu son zem ve la’net edilmiştir, birincisi değil».
Şüphesiz ki, erkeklerin kadınlara tam benzemesi, sakalı kesmekle olur. Bu benzeme elbiseyle ve başka şeyle benzemenin fevkindedir. Çünkü erkeğin sakalı, erkekle kadın arasında birinci (lik) alâmet-i fârika ve en büyük ayırıcı özelliktir. Bu herkesce malûm, müşahede edilen bir durumdur. Kendi kendini aldatmak. isteyen, hevâ ve hevesine uymayı arzulayan, Allah’ın kendisine yaratıp lütfettiği güzel erkeklik şeklini, değiştirip kadınlaşma düşünce ve niyetinde olanlar bunu inkâr eder. Nitekim örgülü uzun saçlar (zülüf) kadınların süsü, güzelliği olduğu gibi; sakal da erkeklerin güzelliği ve erkekliğin alâmetidir. İşte., Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şu sözüyle buna işaret buyurmuşlardır:
سبحان من زين الرجال با للحى والنساء بالذوائب.
«Erkekleri sakalları ile, kadınları da örgülü saçlar (zülüf) ile süsleyen Allah’ı tesbih ve tenzihde bulunuruın.» (Künûzû’l-Hakâik, Münavî. - Hâkim’e nisbetle).
Neseî de mevcut rivayete göre, Resûlullah (s.a.v.) kadınların başlarını tıraş etmesini nehyetmiştir.
Erkeğin sakaklını tıraş etmesı de, kadının başını traş etmesi gibidir.
Bundan dolayıdır ki, Hanefî fıkhının «Dürr-i Muhtar» kitabında şöyle denir: Mücteba’ya göre, saçını kesen kadın yasak bir fiilde bulunup günahkâr olarak la’net olunmuştur. Bezzâziyye de ilâve etti ki: «Bu, kocanın izniyle (isteğiyle) dahi böyledir. Zira, Allah’a isyan hususunda kula itaat olunmaz». Bundan dolayı, erkeğe sakalını kesmesi haramdır. Burada esas olan mâna (maksad), erkeklere benzemedir».
Ben derim ki: Erkeğin sakalını kesmesinin haramlığında esas olan mana, kadınlara benzemedir. Şayet kadının sakalı çıksa kesmesi emrolunur. Nitekim, hadis şârihleri ve fukahadan fetva sahipleri böyle açıklamışlardır. Sakallarını kesenleri Allah Teâlâ kadın olarak yaratmadığı gibi hünsa olarak da yaratmamştır. Pilakis onları erkek olarak yaratmış, onlarda erkeklik ve recüliyyet alametleri bitirmiş; fakat onların kendileri kadınımsı olmuşlar; «...Erkeklerden kadınlara benzeyenler...» hadisinde gelen şiddetli vaid (tehdid) e dahil olmuşlardır. Allah Tetâlâ hepimizi fazlı ve keremiyle fitnenin açık ve gizli sapıtıcı âmillerinden muhafaza buyursun. Amin.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
SAKALI UZATMAK VE BIYIĞI İYİCE KISALTMAK FITRÎ SÜNNETTENDİR
(SAKALI UZATMAK VE BIYIĞI İYİCE
KISALTMAK FITRÎ SÜNNETTENDİR)
Aişe (r. anhâ) validemizden rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır :
عشرة من الفطرة ؛ قص الشارب واعفاء اللحية والسواك واستنشاق الماء
وقص الاظفار وغسل البراجم ونتف الابط وحلق العانة وانتقاص الماء.
“On şey fıtrî (sünnet) dir: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burna su almak, tırnakları kesmek, parmak boğumlarını yıkamak, koltuk altı (kıl) ını yolmak, kasık (kıl) ını tıraş etmek (su ile taharet almak)”.
[Hadîs-i şerîfin ravîlerinden biri olan] Zekeriyya şoyle demiştir «Mus’ab demiştir ki, onuncuyu unuttum, ancak mazmaza (ağıza su alıp hareket ettirmek) olmalıdır.» (Müslim, Ebû Davud).
Sünen-i Ebû Davud’un Şerhi olan «Bezlül-Mechûd» da şeyh; Resûlullah (s.a.v.) in “On şey fıtrattandır», sözünün açıklamasında der ki: Yani, on şey,
أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ
«O peygamberler, Allahın hidayetine erdirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü.» (Enam: 90) kavl-i kerîminde kendilerine uymamız emredilen enbiyanın sünnetlerindendir, der.
Yani, adeta. biz onun üzerine (onu kabüle müsait olarak) yaratılmışızdır. Nitekim ekseri ulemadan da böyle nakledilmiştir.
Yahut bu on (fıtrî) şeyden maksat, İbrahim (a..s.) in sünnetidir. Veyahut; selim tabîatların üzerine yaratıldığı ve güzel görülmesi onların akıllarına konulduğu ahlâk-ı hamîde (güzel ahlâk) dır.
Bu ise daha zâhir (açık) bir görüştür. Ya da bu fıtrattan maksat, dindir. Nitekim Allah Teâlâ şöÿle buyurmuştur:
فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا
«...Allah’ın insanları onun üzerine (ona kabiliyetli) yarattığı seçtiği dinine...» (Rûm: 30). Çünkü o, beşere ait ilk yaratılandır. Bu fiiller dinin tâbilerindendir. (Arab lisanı gramerine göre burada dinin muzafı olan tevâbi lâfzı hazfedilmiştir. Bu duruma göre mâna, on şey dinin tâbilerindendir, olmaktadır).
Hâfız «Feth» de Ebû Şâmeden naklen şöyle der: Bu mevzuun hadîsindeki fıtrattan murad şudur:
Bu şeyler işlendiği zaman -kulların sıfatca en kâmil ve sûretce en şerefli olmaları için- işleyen Allah’ın kulları üzerine yarattığı, ona teşvik ettiği ve onlar için güzel gördüğü fıtrat ile vasıflanır.
Hâfiz yine şöyle der: Kaazî Beyzâvî bu mevzuun hadisinde fıtratı, vârid olan bütün manasına (ihtira, cibillet, din ve sünnet’e) izafe ve hamledip demiştir ki: Fıtrat, enbiya aleyhimüsselam’ın seçtiği ve şeriatların üzerine ittifak ettiği eski sünnetlerdir. Ve sanki o, üzerine yaratıldıkları cibillî bir emr (husus-şey) dir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
KISALTMAK FITRÎ SÜNNETTENDİR)
Aişe (r. anhâ) validemizden rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır :
عشرة من الفطرة ؛ قص الشارب واعفاء اللحية والسواك واستنشاق الماء
وقص الاظفار وغسل البراجم ونتف الابط وحلق العانة وانتقاص الماء.
“On şey fıtrî (sünnet) dir: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burna su almak, tırnakları kesmek, parmak boğumlarını yıkamak, koltuk altı (kıl) ını yolmak, kasık (kıl) ını tıraş etmek (su ile taharet almak)”.
[Hadîs-i şerîfin ravîlerinden biri olan] Zekeriyya şoyle demiştir «Mus’ab demiştir ki, onuncuyu unuttum, ancak mazmaza (ağıza su alıp hareket ettirmek) olmalıdır.» (Müslim, Ebû Davud).
Sünen-i Ebû Davud’un Şerhi olan «Bezlül-Mechûd» da şeyh; Resûlullah (s.a.v.) in “On şey fıtrattandır», sözünün açıklamasında der ki: Yani, on şey,
أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ
«O peygamberler, Allahın hidayetine erdirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü.» (Enam: 90) kavl-i kerîminde kendilerine uymamız emredilen enbiyanın sünnetlerindendir, der.
Yani, adeta. biz onun üzerine (onu kabüle müsait olarak) yaratılmışızdır. Nitekim ekseri ulemadan da böyle nakledilmiştir.
Yahut bu on (fıtrî) şeyden maksat, İbrahim (a..s.) in sünnetidir. Veyahut; selim tabîatların üzerine yaratıldığı ve güzel görülmesi onların akıllarına konulduğu ahlâk-ı hamîde (güzel ahlâk) dır.
Bu ise daha zâhir (açık) bir görüştür. Ya da bu fıtrattan maksat, dindir. Nitekim Allah Teâlâ şöÿle buyurmuştur:
فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا
«...Allah’ın insanları onun üzerine (ona kabiliyetli) yarattığı seçtiği dinine...» (Rûm: 30). Çünkü o, beşere ait ilk yaratılandır. Bu fiiller dinin tâbilerindendir. (Arab lisanı gramerine göre burada dinin muzafı olan tevâbi lâfzı hazfedilmiştir. Bu duruma göre mâna, on şey dinin tâbilerindendir, olmaktadır).
Hâfız «Feth» de Ebû Şâmeden naklen şöyle der: Bu mevzuun hadîsindeki fıtrattan murad şudur:
Bu şeyler işlendiği zaman -kulların sıfatca en kâmil ve sûretce en şerefli olmaları için- işleyen Allah’ın kulları üzerine yarattığı, ona teşvik ettiği ve onlar için güzel gördüğü fıtrat ile vasıflanır.
Hâfiz yine şöyle der: Kaazî Beyzâvî bu mevzuun hadisinde fıtratı, vârid olan bütün manasına (ihtira, cibillet, din ve sünnet’e) izafe ve hamledip demiştir ki: Fıtrat, enbiya aleyhimüsselam’ın seçtiği ve şeriatların üzerine ittifak ettiği eski sünnetlerdir. Ve sanki o, üzerine yaratıldıkları cibillî bir emr (husus-şey) dir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
SAKALI UZATMA VE BIYIĞI KISALTMA EMRİ
SAKALI UZATMA VE BIYIĞI KISALTMA EMRİ
Buharî Sahîh’inde İbn-i Ömer (R. Anhüma) ın rivayetine istinaden Resûlullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu nakleder:
أنهكواالشوارب وأعفوا اللحى.
«Bıyıkları iyice kısaltın (kırkın) ız ve sakalları uzatın (bırakın, çoğaltın) ız.»
Ebu Hüreyre (r.a.) de Resûlullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
جزواالشوارب وارخوااللحى وخالفوا المجوس.
«Bıyıkları kesin (kırkın) ız, sakalları uzatın (bırakın) ız ve Mecûsîlere muhalif olunuz» (Müslim).
احفوا الشوارب واعفوا ا للحى ولا تشبهوا باليهود.
Enes (r.a.) rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
«Bıyıkları gayet kısaltın (kırkın) ız, sakalları uzatın (bırakın) ız ve Yahûdîlere benzemeyiniz» (Tahâvî).
İmam Nevevî’ye göre hadîslerde sakalla ilgili olarak geçen (A’fû, Evfû, Erhû, Ercû ve Veffiru) kelimelerinin beşi de (sakalı hâli üzere bırakmak) mânasınadır.
Bazı âlimlere göre de (A’fû), çoğaltınız mânasınadır. Hâfız «Feth» de İbnü Dakîkil-îdden: İ’fa, müsebbeb makamında sebebin ikâmesiyle çoğaltmak manasınadır. Çünkü İ’fâ, terk demektir. Sakalın terki ise çoğaltılmasnı gerektirir, şeklinde nakleder.
İbn-i Ömer (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.) den «Bıyıkların gayet kısa1tı1masını, sakalın uzatılması (bırakılması) nı eınrettiği» ni rivayet etmiştir (Müslim):
Bütün bu rivayetlere göre sakal bırakmak, İslâmda bir emirdir ve hadîsde geçen İ’fâ: Çoğaltmak, bırakmak, hali üzere terketmek mânasınadır.
Malûmdur ki, emir nehyeden, vazgeçiren ve değiştiren bir sebep olmadıkça îcab (vücub) için olur. Burada bu hususta ise berhangi bir vazgeçiren ve değiştiren bir sebep mevcut değildir; bilakis Resûlullah (s.a.v.) bütün ömürleri boyunca sakalın uzatılmasına (çoğaltılmasına) ihtimam göstermişlerdir. Sahabe-i kirâm (r. anhüm) da aynı şekilde ihtimam göstermişlerdir ki, hatta onlardan herhangi birinden kestiğine ve bir kabza (tutam) dan aşağı kısalttığına (kırktığına) dair bir nakil olmamıştır. Bu durum sakal bırakmanın, uyulması gereken bir emiri (vacib) olduğuna açık bir delildir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Buharî Sahîh’inde İbn-i Ömer (R. Anhüma) ın rivayetine istinaden Resûlullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu nakleder:
أنهكواالشوارب وأعفوا اللحى.
«Bıyıkları iyice kısaltın (kırkın) ız ve sakalları uzatın (bırakın, çoğaltın) ız.»
Ebu Hüreyre (r.a.) de Resûlullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
جزواالشوارب وارخوااللحى وخالفوا المجوس.
«Bıyıkları kesin (kırkın) ız, sakalları uzatın (bırakın) ız ve Mecûsîlere muhalif olunuz» (Müslim).
احفوا الشوارب واعفوا ا للحى ولا تشبهوا باليهود.
Enes (r.a.) rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
«Bıyıkları gayet kısaltın (kırkın) ız, sakalları uzatın (bırakın) ız ve Yahûdîlere benzemeyiniz» (Tahâvî).
İmam Nevevî’ye göre hadîslerde sakalla ilgili olarak geçen (A’fû, Evfû, Erhû, Ercû ve Veffiru) kelimelerinin beşi de (sakalı hâli üzere bırakmak) mânasınadır.
Bazı âlimlere göre de (A’fû), çoğaltınız mânasınadır. Hâfız «Feth» de İbnü Dakîkil-îdden: İ’fa, müsebbeb makamında sebebin ikâmesiyle çoğaltmak manasınadır. Çünkü İ’fâ, terk demektir. Sakalın terki ise çoğaltılmasnı gerektirir, şeklinde nakleder.
İbn-i Ömer (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.) den «Bıyıkların gayet kısa1tı1masını, sakalın uzatılması (bırakılması) nı eınrettiği» ni rivayet etmiştir (Müslim):
Bütün bu rivayetlere göre sakal bırakmak, İslâmda bir emirdir ve hadîsde geçen İ’fâ: Çoğaltmak, bırakmak, hali üzere terketmek mânasınadır.
Malûmdur ki, emir nehyeden, vazgeçiren ve değiştiren bir sebep olmadıkça îcab (vücub) için olur. Burada bu hususta ise berhangi bir vazgeçiren ve değiştiren bir sebep mevcut değildir; bilakis Resûlullah (s.a.v.) bütün ömürleri boyunca sakalın uzatılmasına (çoğaltılmasına) ihtimam göstermişlerdir. Sahabe-i kirâm (r. anhüm) da aynı şekilde ihtimam göstermişlerdir ki, hatta onlardan herhangi birinden kestiğine ve bir kabza (tutam) dan aşağı kısalttığına (kırktığına) dair bir nakil olmamıştır. Bu durum sakal bırakmanın, uyulması gereken bir emiri (vacib) olduğuna açık bir delildir.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
RESÛLULLAH (s.a.v.) GÜR VE SIK SAKALLI İDİ
RESÛLULLAH (s.a.v.) GÜR VE SIK SAKALLI İDİ
Resûlullah (s.a.v.) sakalın uzatılmasını emrederdi ve kendi de (s.a.v) -müteaddid badîslerde rivayet edildiğine göre- mübarek sakalını uzatırdı.
Buharî ve Ebû Davûd Ma’mer (r.a.) den rivayet ediyor; demiştir ki: Biz Habbab’a: Resûlullah (s.a.v.) öğe ve ikindi namazlarını kıldırırken kıyamda kıraatte bulunur mu idi? dedi. O: Evet, dedi. Biz: Nereden anlardınız? dedik. O; sakalının kıpırdama ve hareketinden anlardık, dedi. Bu, Buharinin lâfzıdır. Ebû Dâvüd’da ise: Dedik ki: Bunu nasıl anlıyordunuz? Dedi: Sakalının kıpırdama ve hareketiyle, anlıyorduk.
Ebû Pavûd, Enes (r.a.) in şöyle rivayet ettiğini nak1eder: Resûlullah (s.a.v.) abdest alırken suyu avuçlayarak çenesinin altına ulaştırır, hilâllar ve «Rabbim bana böyle emretti.» buyururdu.
Müslim «Sahîh» inde Câbir b. Semüre (r.a.) dan, şöyle dediğini rivayet eder: «Resûlullah (s.a.v.) in başının ön (saç) kısmı ve sakalı, akı siyahına karışmış bir durumda idi [1]. Yağlandığı zaman belli olmaz (görünmez) idi. Başı (saçı) dağıldığı zaman belli olurdu. Sakalının kılları gür (sık) idi».
Tirmizi «Şemâil» inde İbn-i Ebt Hâle’den, Resûlullah (s.a.v.) in hılyesini vasfederken şöyle dediğini rivayet eder: «Resûlullah (s.a.v.) gür ve geniş sakallı idi».
İbnü’l Cevzî (rh.a.) “El-vefâ bi-ahvâli’l-Mustafâ» adlı eserinde, Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) in «Resûlullah (s.a. v.), gür ve geniş sakallı idi» dediğini zikreder.
Ümm-i Ma’bed (r. anhâ) şöyle demiştir: «Resûlullah (s.a.v.) sık, gür sakallı idi» [2].
Bu açıklamalardan anlaşılmış oldu ki, sakal bırakmak, insanın üzerine yaratıldığı fıtrî bir şeydir ve İslâm dininde de emredilmiştir. Ayrıca, enbiyâ aleyhimüs-selâmın sünnetlerindendir. Herhangi bir peygamber ve herhangi bir sâlih velînin sakalını kestiği ya da kısalttığı nakledilmemiştir. Kim sakalını keser ya da bir tutamdan aşağı kısaltırsa o, üzerine yaratıldığı fıtrat ve tabiata muhalefet etmiş olur. Sakalı tıraş etmek, fısk sahiplerinin yolu ve işidir. Peygamberlerin (a.s.) sünnetlerinden (yollarından) ayrılıp sapmadır.
[1] Abdullah İbn-i Ömere göre, Resûlullah (s.a.v.) in saç ve sakalında tüm ağarmış kılları, vefatına kadar, yirmi kadardı...
Buharî’ye göre Resûlullah (s.a.v.) in beyaz kılları sakal başlarında ve çenesinde idi. Müslim’deki Enes (r.a.) hadisiııde ise: Resûlu1lah (s.a.v.) in ağarmış kılları sakal başlarında, çenesi üstünde ve mübarek başında idi. (Mütercim).
[2] İbnü’l -Cevzî Ali (r.a.) ve Ümm-i Ma’bed’in rivayetini herhangi bir kitaba nisbet etmemiştir.
«Kenzü’l-Ummâl» sahibi Ali (r.a.) ın rivayetini İbn-i Cerir ve başkasına nisbet etmiştir. Ümm’i Ma’bed’in hadîsini ise İbn-i Abdi’l-Berr «Tezkire» sinde zikretmiş; (Ümm-i Mâ’bed, Resûlullah (s.a.v.) in Hicret seferinde üzerlerine hücumda bulunduğu Huzâa kabilesindendir). Kocası kendisine «Resûlullah (s.a.v.) ı bana vasf (tarif) et, ya Ümm-i Ma’bed» demiş, o da Resûlullah (s.a.v.) i «Sakalı gür ve geniş idi.» şeklinde vasfetmiştir. «istiâb» da da böyle geçer. İbnü’l-Cevzî’nin lâfzında yukarıdaki mâna yerinde kesâfet lâfzı olması gerekir ki, bunun bazı rivayetlerde bulunması da muhtemeldir. Vellahu a'lem.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Resûlullah (s.a.v.) sakalın uzatılmasını emrederdi ve kendi de (s.a.v) -müteaddid badîslerde rivayet edildiğine göre- mübarek sakalını uzatırdı.
Buharî ve Ebû Davûd Ma’mer (r.a.) den rivayet ediyor; demiştir ki: Biz Habbab’a: Resûlullah (s.a.v.) öğe ve ikindi namazlarını kıldırırken kıyamda kıraatte bulunur mu idi? dedi. O: Evet, dedi. Biz: Nereden anlardınız? dedik. O; sakalının kıpırdama ve hareketinden anlardık, dedi. Bu, Buharinin lâfzıdır. Ebû Dâvüd’da ise: Dedik ki: Bunu nasıl anlıyordunuz? Dedi: Sakalının kıpırdama ve hareketiyle, anlıyorduk.
Ebû Pavûd, Enes (r.a.) in şöyle rivayet ettiğini nak1eder: Resûlullah (s.a.v.) abdest alırken suyu avuçlayarak çenesinin altına ulaştırır, hilâllar ve «Rabbim bana böyle emretti.» buyururdu.
Müslim «Sahîh» inde Câbir b. Semüre (r.a.) dan, şöyle dediğini rivayet eder: «Resûlullah (s.a.v.) in başının ön (saç) kısmı ve sakalı, akı siyahına karışmış bir durumda idi [1]. Yağlandığı zaman belli olmaz (görünmez) idi. Başı (saçı) dağıldığı zaman belli olurdu. Sakalının kılları gür (sık) idi».
Tirmizi «Şemâil» inde İbn-i Ebt Hâle’den, Resûlullah (s.a.v.) in hılyesini vasfederken şöyle dediğini rivayet eder: «Resûlullah (s.a.v.) gür ve geniş sakallı idi».
İbnü’l Cevzî (rh.a.) “El-vefâ bi-ahvâli’l-Mustafâ» adlı eserinde, Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) in «Resûlullah (s.a. v.), gür ve geniş sakallı idi» dediğini zikreder.
Ümm-i Ma’bed (r. anhâ) şöyle demiştir: «Resûlullah (s.a.v.) sık, gür sakallı idi» [2].
Bu açıklamalardan anlaşılmış oldu ki, sakal bırakmak, insanın üzerine yaratıldığı fıtrî bir şeydir ve İslâm dininde de emredilmiştir. Ayrıca, enbiyâ aleyhimüs-selâmın sünnetlerindendir. Herhangi bir peygamber ve herhangi bir sâlih velînin sakalını kestiği ya da kısalttığı nakledilmemiştir. Kim sakalını keser ya da bir tutamdan aşağı kısaltırsa o, üzerine yaratıldığı fıtrat ve tabiata muhalefet etmiş olur. Sakalı tıraş etmek, fısk sahiplerinin yolu ve işidir. Peygamberlerin (a.s.) sünnetlerinden (yollarından) ayrılıp sapmadır.
[1] Abdullah İbn-i Ömere göre, Resûlullah (s.a.v.) in saç ve sakalında tüm ağarmış kılları, vefatına kadar, yirmi kadardı...
Buharî’ye göre Resûlullah (s.a.v.) in beyaz kılları sakal başlarında ve çenesinde idi. Müslim’deki Enes (r.a.) hadisiııde ise: Resûlu1lah (s.a.v.) in ağarmış kılları sakal başlarında, çenesi üstünde ve mübarek başında idi. (Mütercim).
[2] İbnü’l -Cevzî Ali (r.a.) ve Ümm-i Ma’bed’in rivayetini herhangi bir kitaba nisbet etmemiştir.
«Kenzü’l-Ummâl» sahibi Ali (r.a.) ın rivayetini İbn-i Cerir ve başkasına nisbet etmiştir. Ümm’i Ma’bed’in hadîsini ise İbn-i Abdi’l-Berr «Tezkire» sinde zikretmiş; (Ümm-i Mâ’bed, Resûlullah (s.a.v.) in Hicret seferinde üzerlerine hücumda bulunduğu Huzâa kabilesindendir). Kocası kendisine «Resûlullah (s.a.v.) ı bana vasf (tarif) et, ya Ümm-i Ma’bed» demiş, o da Resûlullah (s.a.v.) i «Sakalı gür ve geniş idi.» şeklinde vasfetmiştir. «istiâb» da da böyle geçer. İbnü’l-Cevzî’nin lâfzında yukarıdaki mâna yerinde kesâfet lâfzı olması gerekir ki, bunun bazı rivayetlerde bulunması da muhtemeldir. Vellahu a'lem.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Kâfirun ve İhlas Sürelerinde Tevhid Anlayışı
Bilindiği gibi “ihlâs” suresi Kur'anın üçte birine denktir. Çünkü Kur'an ayetleri, anlamları bakımından, biri “Tevhid” ilkesi, ikincisi “kıssalar” ve üçüncüsü “emirler ve yasaklar” olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Bu tasnifi kısaca şöyle açıklayabiliriz:
Kur'an tümü ile Allah kelâmıdır. Öte yandan Kelâm, yani söz ya “inşaî (buyurucu-yaptırımcı)” veya “ihbarî (bildirici-haber verici)” nitelikte olur.
- İnşaî nitelikte olan Kur'an cümleleri ya emir, ya yasak veya mübahlık ifade eder.
- İhbarî nitelik taşıyan cümleler de ya Allah hakkında bilgi vermekte (Tevhid) veya varlıklardan bahsetmektedir (Kasas).
Buna göre bize Allah hakkında bilgi veren “İhlâs” suresi “Tevhid” konusundaki ayetlerden oluştuğu için Kur'anın üçte birine denktir.
Nitekim Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) de bir hadisinde:
“Kul huvellahu ehad suresi, Kur'anm üçte birine denktir.” buyurmuştur. (Tirmizi, K. Kur'an'ın faziletleri, b. İhlas suresi ile ilgili hadis H. No: 2899, Tirmizî, diyorki: “Hadisi hasen sahihtir.”; Ebu Davud, Sünen, K. Namaz, bab. Samed suresi, H. 1461; İbn Mace, K. Edeb, bab, Kuran in sevabı, H. 378, Buhari, K. Kur'an'ın faziletleri, bab. İhlas suresinin fazileti, H. 5013)
Bilindiği gibi bir şeyin “denk”i, onun aynı türden olmayan “eşit” i anlamına gelir. Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c.) ihramlı hacı adaylarının av hayvanı öldürmeleri halinde ne gibi cezalara çarptırılacaklarını belirten ayetin bir yerinde:
“Yahud buna denk gelecek kadar oruç tutar” buyurması gibi. (Maide: 55)
Buna göre yukarıdaki hadisi “İhlâs” suresini okumanın insana tüm Kur'anı okumanın üçte biri oranında sevab kazandıracağı, yoksa bu surenin, Kuranın üçte biri ile tıpatıp aynı türden olduğu anlamına gelmediği biçiminde yorumlamak gerekir. Meselâ bir yanda bir sarı lira altını olanla öbür yanda bu para ile eşit değerde gümüş, bakır ve başka tür paraları olan iki kimsenin durumu gibi.
Yani “İhlâs” suresi, Kur'anın geride kalan kısmına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz, insanlar bu sureye nasıl muhtaç iseler Kur'anın geride kalan kısmına da aynı şekilde ihtiyaçları vardır. Tıpkı herhangi bir mala sahip olan kimsenin diğer bir çok mallara muhtaç olması gibi. Bunun gibi insanlar da Kur'anın içerdiği emir, yasak ve kıssa ayetlerine muhtaçtırlar.
Öte yandan “İhlâs” suresi, “Tevhid” ilkesini, Allah'ın isim ve sıfatları ile delillendirerek hem sözlü hem de pratik (ameli) bîr zemine oturtmuştur. Sûreyi bu gözle bir daha okuyup anlamını kavramaya çalışalım:
“De ki; “O Allah birdir. Allah Sameddir (Her şeyi varoluşuna O'na borçlu iken o hiç bir şeye muhtaç değildir.) Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbirşey O'nun dengi değildir.” (İhlas Suresi)
Bu surenin açıklaması hakkında başka bir eserimizde ayrıntılı bilgi verdiğimiz için burada daha fazla bir şey söylemek istemiyoruz.
Buna karşılık “Kâfirun” suresinde “Tevhid” inancı amaca dönük (kasdi, iradi) ve yine pratik (ameli) olarak ifade ediliyor. Meselâ bu surenin ilk iki ayetini okuyalım.
“De ki; “Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam” (Kafirûn: 1-2)
Bu ayetler Allah'ın her şeyin yaratıcısı ve sahibi olduğunu onaylamakta ortak inanca sahip olanlardan sırf Allah'a kulluk / ibadet edenler ile O'ndan başkasına tapanları (kulluk yapanları) kesinlikle birbirinden ayırmaktadır.
Başka bir deyimle;
Sırf Allah'a tapan (kulluk yapan, ibadet eden) “ihlâs” ilkesine bağlı kullar ile Allah'dan başkasına tapan (kulluk yapan, ibadet eden), O'na ortak koşan kulları biribirinden ayırmaktadır.
Varlıklar arasında ortak olan niteliklerden hareket ederek, yani sadece varlıkların ortak yönlerini göz önünde bulundurarak tıpkı müşrik arapların yapmış oldukları gibi müslümanlarla kâfirleri eşit gören sapıklar da bu ayırımın karşı tarafında yer alırlar. Bundan dolayı Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun):
“Bu sûre şirkten kesinlikle sıyrılma, onunla ilişkileri tamamen kesme suresidir.” buyuruyor. (Tirmizi, K. Edeb, bab. 22, H. 3403; E. Davud, K. Edeb, bab, Uyurken hangi sure okunmalıdır, H. 5055; Ahmed, Müsned, c. 5, s. 456; Darımi, K. Kur'anın faziletleri, bab. Kafirûn suresinin fazileti, c. 2, s. 458, 459)
Bu arada “İhlâs” sûresinde Allah'ın zatı ile O'nun isimleri ve sıfatları ispatlanıyor. Bu ispat sayesinde yaratıcı, Tek ve Samed olan Allah'a inananlar, Allah'ın isim ve sıfatlarını yok saymak yolu ile O'nun özünü anlamsızlaştırandan kesinlikle ayrılmaktadırlar.
Bu sapıklar aslında Allah'ın varlığını içlerinden onayladıkları halde açık ifadeleri ile O'nun özünü anlamsızlaştıran, hatta O'nu inkâr eden Firavun ve benzerleri gibidirler.
Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Vicdanları onun doğruluğunun bilincinde olduğu halde sırf kibir ve zalimlikleri yüzünden onu inkâr ettiler.” (Neml: 14)
Yine Cenab-ı Allah (c.c.) Hz. Musa'nın (selâm üzerine olsun) dilinden şöyle buyuruyor:
“O Musa da “Sen de biliyorsun ki” demişti. “Bunları insanlara apaçık deliller olmak üzere, ancak göklerin ve yeryüzünün Rabbi indirmiştir ve şüphe yok ki, ey Firavun! Ben de seni küfründen dolayı mahvolduğunu sanıyorum.” (İsra: 102)
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Kader Bahane Yapılabilir mi?
“Kader” inanılacak bir şeydir, yoksa bahane edilecek, günahlara gerekçe olarak kullanılacak bir kavram değildir.
Başka türlü söylersek mümin musibetler karşısında kadere baş vurur, günah veya kusurlar karşısında Allah'dan (c.c.) af diler.
Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c.) şu ayette buyurduğu gibi.
“(Ey peygamber) sabret, Allah'ın vadi mutlaka gerçekleşecektir. Günahlarına da istiğfar et ve akşam-sabah Rabbini överek tesbih eyle.” (Mümin: 55)
Nitekim Hz. Musa, Hz. Adem'i (selâm üzerlerine olsun) cennetteki yasak ağacın meyvasından yemiş olması dolayısıyle meydana gelen musibetten dolayı kınayınca Hz. Adem, Hz. Musa'ya karşı şu savunmayı yaptı:
“Bu benim yaratılmamdan önce yazılmıştı.” (Buhari, K. Peygamberlerle ilgili hadisler, bab. Musa'nın ölümü ve ondan sonrasının anlatımı, H. 3409; Müslim, K. Kader, bab. Adem ve Musa'nın savunmaları, H. 2652.)
Hz. Adem'in, Hz. Musa'ya karşı yaptığı bu savunma aşağıdaki ayetlerin anlamları doğrultusundadır:
“Gerek yeryüzünde ve gerekse kendinizde meydana gelen bütün musibetler, tarafımızdan yaratılmadan önce mutlaka bir kitabda belirlenmiştir. Bunu yapmak Allah için kolay bir şeydir.” (Hadid: 22)
“Başa gelen her musibet, ancak Allah'ın izni ile meydana gelir. Kim Allah'a inanırsa Allah kalbine hidayet verir.” (Teğabun: 11)
İlk dönem (selef) tefsircilerinin açıklamalarına göre:
“Kim Allah'a inanırsa Allah kalbine hidayet verir” ayeti, başına bir musibet geldiği zaman bunu Allah'dan bilerek teselli bulan, gönlü huzura kavuşan kimseyi kasdetmektedir.
İşte Hz. Adem'in (selâm üzerine olsun) kadere dayanarak yaptığı savunma bu anlamdadır. Yoksa -Allah korusun- ne Hz. Adem ve nede O'nun seviyesi altında olan herhangi sıradan bir mümin kaderi bahane olarak kullanıp işlediği günahları savunmaya kalkışamaz.
Eğer böyle bir şey olabilse başta şeytan olmak üzere onun tarafından ayartılan bütün cinler ve insanlar kendilerini bu bahaneye sığınarak savunurla.
Nuh kavmi, Ad kavmi ve Semud kavmi gibi bütün tanınmış küfür, fasıklık ve isyan temsilcileri bu gerekçeye başvururlardı. O zaman da Rabbimiz hiç bir günahkârı cezalandırmazdı. Bu bakış açısı, hem şeriat ve hem de akıl prensipleri açısından saçmadır.
Bu yüzden hiç bir aklı başında kimse böyle bir görüş ileri süremez. Eğer sürerse hiç kimsenin işlediği suçlardan dolayı kınanamaması ve cezalandırılamaması gerekir. Oysa kaderi böyle yanlış anlamda yorumlayan kimse eğer bir saldırganın saldırısına uğrasa mutlaka ona karşı hakkını arayacaktır. Eğer kader mutlaka bahane sayılacaksa saldırıya uğrayan, başına musibet gelen taraf için bahane ve sığınak sayılmalıdır. Değilse ne saldırgan için ve nede saldırıya uğrayan için bahane kabul edilmemelidir.
Eğer kaderi savunma gerekçesi olarak kullanmak doğru ve yerinde sayılacak olsa insanlar bir arada yaşayamazlardı. Çünkü o zaman her saldırgan saldırısını bu gerekçeye sığınarak savunacak ve insanlarda onun bu mazeretini kabul ederek kendisini cezalandıramayacaklardı. Bu görüşü benimseyen hiç bir iki kişi bir arada yaşayamaz. Çünkü herhangi biri kaderin bu yanlış yorumuna bahane ederek karşı tarafa karşı, her türlü kötülüğü yapabilir, hatta canına bile kıyabilir.
Ayrıca Tevhid inancına Allah'ın sıfatlarını yok saymayı sokuşturan bidatçılar ile bu ilkeyi emirlere uyma yükümlülüğünden sıyrılma şeklinde yorumlayanlar bu saçma saplantılarının kaçınılmaz bir sonucu olarak yaratıcı ile yaratıklar arasında fark olmadığını söylemek, başka bir ifade ile “varlık birliği (Vahdet-i vücud)” nazariyesini benimsemek zorunda kalırlar.
Nitekim “Vahdet-i Vücud varlık birliği)”, “hulül” (Allah'ın varlıklara sızması)” ve “ittihad (Allah ile varlıkların birliği)” nazariyelerini savunan sapıklar bu görüşe inanırlar.
Bu inkarcılar putlardan, putlara tapanlardan, Firavun'dan, Haman'dan ve bunların peşinden gidenlerden saygıyle söz ederler, gökleri ve yeri yaratanın varlığı ile evrendeki tüm varlıkların varlığını bir tutarlar ve böylece müşrikliğin, gerçi saptırmanın ve Allah'a iftira etmenin en koyusuna saplandıkları halde Tevhid inancına bağlı olduklarını, gerçeğe erdiklerini ve irfan mertebesine erdiklerini ileri sürerler.
Bunlardan olan bir sözde arif diyor ki:
“Tarikata yeni giren mürid, önceleri şeriatın emirlerine bakarak ibadet ile günah arasında fark gözetir, bunlar arasında ayırım yapar. Bir süre sonra kaderi göz önüne alarak her hareketi günahsız ibadetler bütünü olarak görür, daha sonra da varlık bütünlüğü (vahdet-i vücud) ilkesi açısından ne ibadet ve nede günah görür.”
Bu sözlerin sahibi bir defa benzersiz olan tek “bir” ile aynı türden olan şeyler arasından sayıca ayrılan “biri” aynı saymakta, bu iki kavram arasındaki ince farkı anlayamamaktadır.
Bilindiği gibi bütün varlıklar “varlık” kavramında, bu kavramla anılabilme bakımından ortaktırlar. Varlıklar, “kendisine dayanan” ve “başkasına dayanan” varlıklar olmak üzere iki kategoriye ayrılırlar.
Başka bir deyimle “varlığı zorunlu” varlık olduğu gibi “varlığı mümkün” varlık da vardır. Tıpkı bütün hayvanların “hayvanlık” kavramında ve bütün insanların “insanlık”, kavramında ortak oluşları, hep birlikte kesinlikle bilinen bir gerçektir ki, falanca hayvanla filânca insan birer birey olarak ele alındıkları takdirde aynı varlıklar değildirler. Aralarında genel karakterli bir ortak özellik vardır, o kadar. Bu ortak özellik, birleştirici bir genel kavram olarak sadece zihinlerde vardır, dış dünyada somut olarak bulunamaz.
Buna göre her varlık kendisini diğer bütün varlıklardan ayıran özel bir gerçekliğe sahiptir. Başka türlü söylersek dış dünyada hiçbir iki varlık arasında tıpatıp aynı olan hiç bir ortak özellik yoktur. Var olan ortak yönler, tıpatıp aynı özellikler değil, “benzer” özelliklerdir. Yani falanca varlıkta filanca varlığın niteliklerinden birinin “benzeri” vardır. Bu yüzden falanca varlık filanca varlığın benzeri olmaktadır. Oysa bu iki varlığın her-biri gerek özleri ve gerekse nitelikleri bakımından öbüründen farklı ve ayrı bir varlıktır, sıradan varlıklar arasındaki durum böyleyken nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah ile diğer sıradan varlıklar arasında “birlik”, “kaynaşma” ve “bütünleşme” gibi ilişkilerin var olduğu ileri sürülebilir?
Bu konuyu başka bir eserimizde daha geniş bir şekilde, konunun ciddiyetine yaraşır bir tafsilâtla ele alıp inceledik. Bu nokta çok sayıda insan ayağının kaydığı ve çok sayıda hayal gücünün şaşkınlığa sürüklendiği bir noktadır. Allah dilediklerini doğru yola (sırat-ı müstakime) iletir.
Bu tür sapıklıklara karşılık Allah'ın yaratıcılığı, sıfatları ve emirleri konusundaki iki ana ilkeyi iyi kavrayanlar Allah'ın emrettiği, sevdiği ve hoşlandığı varlıklar ile O'nun kudretinin ürünü olmakta ortak olan diğer varlıklar arasında fark gözetirler.
Bu kimseler aynı zamanda Allah'ın, varlıklardan hiçbirininkine benzemeyen kendine özgü sıfatlara sahip olduğuna, ne Allah'ın özünde varlıklardan bir parçanın ve nede varlıkların yapılarında Allah'dan bir parçanın bulunmasının söz konusu olmadığına inanırlar.
İşte bu iki temel ilkeyi kesin birer inanç prensibi halinde zihinlerine yerleştirenler Cenab-ı Allah'ın (c.c.) peygamberleri aracılığı ile insanlara tebliğ ettirdiği ve kitablarında açıkladığı “Tevhid” ilkesini kavramış olurlar. Meselâ; Kur'anın “Kâfirun” ve “İhlâs” surelerinde bu ilke özlü bir biçimde ifade ediliyor.
Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)