www.musluman.biz

10 Mart 2012 Cumartesi

HASTA ZİYARETİ

Huseyin Ebu Emre - Harun Yildirim - ahlak ve imani dersler

HASTA ZİYARETİ
İnsan zayıf bir varlıktır. Her zaman sağlıklı yaşayamaz. Hastalık ve sağlık onun içindir. Hastalık hali, bütünüyle insanın duygu ve davranış­larını etkileyen, fevkalade zor bir durumdur. En basitinden en ağırına kadar hastalıklar insan psikolojisini etkiler. Bu sebeple hastalık sırasında insan sevdiklerini, dost ve akrabalarını yanında görmek ister. Bu ba­kımdan hasta ziyareti önemlidir.
Hasta ziyareti yapmak sünnettir. Hasta ziyareti hastaya moral verir, maneviyatını yükseltir. İnsan, hasta olmadıkça sağlığın kıymetini bile­mez. Hastaların ziyaret edilmesi, insana ölümü ve ahireti hatırlatır. Has­talıklar birer imtihandır. Mümine isabet eden bela ve musibetler, onun derecesinin yükselmesine, günahının eksilmesine vesile olur. Nitekim aynı konu ile ilgili olarak Resul-i Ekrem Efendimiz bir müslümanın aya­ğına batan dikene varıncaya kadar, ona isabet eden her bir sıkıntı ve ke­der, üzüntü ve elem sebebiyle Allah Teala'nın o kulunun günahlarını bağışlayacağını ifade buyurmuştur.
İnsan mübtela olduğu hastalığa sabreder, sevabını Allah'dan bek­lerse o hastalık geçmiş günahlarına keffaret olur. Kulun günahları fazla değilse böyle durumlarda hastalık onun ecrinin artmasına, derecesinin yükselmesine sebep olur. Her iki durumda da hastalık müminin lehine­dir. Ama bunun şartı hastalığa sabretmek ve ecrini Allah'dan beklemek­tir. Dünya imtihan ve çile yeridir. Herkes burada çilesini çekecek, sonuç­ta bir şeyler elde edecektir. Nitekim Efendimizin açıklamasına göre mümin erkekle mümin kadının bedeninde, ehlinde ve malında bela ek­siz olmaz. Bu durum günahsız olarak Allah'a kavuşuncaya kadar de­vam eder. Hastalık bir külfet gibi görünse de sonuçta mümin için bir nimete dönüşür. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz müminin hasta olduğu zaman, ocağın demirin pasını giderdiği gibi Allah Teala'nın da onun günah kirlerini giderip temizleyediğini haber vermiştir.
Demek ki hastalıklar günahlara keffaret olmakta, günahları te­mizlemektedir. Ateşte körüklenen demirin üzerinde bulunan kir ve pasla­rın ateşle eriyip temizlendiği gibi, hastalanan müminin de hastalık vesile­siyle günah kirleri yok olup gitmektedir. Müslümanın başına gelen her türlü musibet, ağrı, sızı veya hastalıklar onun günahlarına keffaret olur. Ayağına batan bir dikene veya başına gelen bir sıkıntıya meşakkate varın­caya kadar her şey onun günahlarının bağışlanmasına sebep olur.
Efendimizin yaptığı gibi müminler de aynı şekilde hastaları ziyaret ederlerdi. Ebu Ubeyde Ibnü'l-Cerrah kumandanlık yaptığı bir sırada hasta iken bir adam onu ziyarete geldi ve ona kumandanm nasıl gecele­diğini, hastalığından dolayı ecir alıp alamadığını sordu. Ebu Ubeyde adama hangi şeyden ecir alındığım sordu. Adam hoşa gitmeyen musi­betlerden dolayı ecir alındığını söyledi. Bunun üzerine Ebu Ubeyde in­sanın Allah yolunda harcadıklarından ecir aldığını, bir ordu kumandanı olarak kendisinin askerlerine harcama yaptığım söyledi. Ebu Ubeyde sonra atının yularına varmcaya kadar bütün hayvanlara ait nakliye alet ve malzemelerini saydı. Bunların Allah yolunda yapılan harcamalara dahil olduklarından hepsinin ecir ve sevabmm olduğunu, insanın çekti­ği sıkıntı ve meşakkatlerden dolayı da Allah'ın onun günahları örttüğü­nü haber verdi. Bir insan bütün bunlardan sevab aldığına göre elbetteki Allah yolunda olan bir kumandanın hastalığından dolayı da sevap alacağı şüphesizdir.
Selman-ı Farisi de bir defasında Kinde kabilesinden hasta olan bir dos­tunu ziyaret etmiş, hastanın yanına girdiği zaman müminin hastalığı sebe­biyle Allah Teala'nın onun günahlarını bağışladığını, facirin hastalığını ise sahibi tarafından bağlanan devenin hali gibi salıverildiği zaman niçin bağ­landığım ve neden salıverildiğini bilmeyen kimse gibi olduğunu söyleyerek hasta dostuna bir müjde verdi onun moralini düzeltmeye çalıştı.
Hastalık kul ile Allah arasında ilgi ve alakanın devam ettiğini göste­rir. Nitekim Efendimiz bir bedeviye Ümmü Mildem hastalığına yakalanıp yakalanmadığını sordu. Bedevi, Ümmü Mildem'in ne olduğunu sordu. Efendimiz, et ile deri arasında meydana gelen ateşli bir hastalık olduğunu söyledi. Bedevi, yakalanmadığını söyledi. Ardından Efendimiz ona başı­nın ağrıyıp ağrımadığını sordu. Bedevi baş ağrısının ne olduğunu sordu. Efendimiz ona başa arız olan bir hastalık olduğunu, bundan dolayı da­marların çarptığını söyledi. Bedevi, başının ağrımadığını söyledi. Bunun üzerine adam kalkınca Resul-i Ekrem Efendimiz ateş ehlinden bir adama bakmak isteyenin bu adama bakmasını söyledi.
Allah hastalığı sebebiyle bir kulunun günahlarını temizler, eğer ru­hunu alırsa onu bağışlar. Nitekim bir gün Efendimize ateşli hastalık humma geldi de ona kendisini en seçkin ehline göndermesini söyledi. Bunun üzerine Efendimiz onu ensara gönderdi ve altı gün altı gece onlar üzerinde kaldı. Bu hastalık onlara ağır geldi. Efendimiz onları ziyarete gittiğinde ensar durumu ona şikayet ettiler. Efendimiz ev ev ve kapı ka­pı dolaşıp onlara afiyet duasında bulunmaya başladı. Efendimiz geri dönünce, onlardan bir kadın Efendimizi takip etti ve kendisini hak din üzere gönderen Allah'a yemin ederek kendisinin ve babasının ensardan olduğunu ensar için ettiği dua gibi kendisine de dua etmesini istedi. Bu­nun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz ona ne istediğini sordu. Dilerse onun için Allah'a dua edip kendisine afiyet vermesini, dilerse sabredip cennetliklerden olmasını teklif etti. Kadın öyle ise sabredeceğini ve cen­neti tehlikeye atmayıp onu kazanmak istediğini söyledi.
Burada işaret edildiğine göre hastalıktan insan şifa bulursa, o hastalık günahlara keffaret olur. Şayet hastalık üzere ölürse, ömrün sonuna kadar işlenmiş günahlar bağışlanmış olacağından cennete girer. Her iki halde de hastalığın manevi bakımdan faydaları vardır. Bununla beraber tedavi im­kanlarını araştırmak, tabiblere müracaat etmek bir görevdir. Hastalıkların seyri ve akıbetleri önceden kestirilemez. Sebeplere başvurmak, şifa bul­mak için sebeplere tevessül etmek gerekir. Nitekim Ebu Hüreyre hastalık­lar içinde hummadan kendisine daha sevgili bir hastalık olmadığını, çünkü hummanın her organa nüfuz ettiğini, Allah Teala'nın da o vesile ile her organına mükafat verdiğini söylemiştir. Ebu Hüreyre humma hastalığı karşılığında verilen sevabı bildiği için, bunun gelişinden endişe duyma­makta ve bu hastalığa yakalananları da teselli etmektedir.
Humma bütün ateşli hastalıklar için kullanılan bir tabirdir. Bu has­talık nöbetler halinde vücudun titremesine sebep olur. Ateşli ve nöbetli hastalıkların en yaygını ve ıstırap vereni ise sıtmadır. Resul-i Ekrem Efendimiz sıtma ateşinin yakıcılığını cehennem ateşine benzetmiş ve onun su ile tedavi edilmesini tavsiye etmiştir. Eski devirlerde sıtma hastalığı her yerde yaygındı. Sıtmaya yakalanan kimseler ateşler içinde yanıp kavrulurdu. Sıtmaya tutulan kimsenin ateşi çok yükseldiği için Efendimiz sıtma ateşini cehennem ateşine benzetmiş, onu cehennemin kükremesi olarak kabul etmiştir. Efendimizin son hastalığı da humma yani sıtma idi. Mübarek vücudu ateşler içinde kavrulurken kendisini soğuk su ile serinletmelerini ister, sıtma tedavisinde zemzem kullanıl­masını tavsiye ederdi. Sıtmayı tedavi için ellerinde başka ilaç bulunma­yan ashab-ı kiram, Efendimizin tavsiye ettiği bu tedavi şeklini uygula­mışlardır. Sıtmalı kadınlar Esma'ya başvururlar, o da Resul-i Ek­rem'in hummayı su ile tedavi etmeyi tavsiye buyurduğunu söyleyerek sıtmalıların yakasından soğuk su dökerdi.
Efendimiz sıtmanın cehennem ateşinin bir parçası olduğunu söyle­mekle cehennem ateşinin yakıcı, kavurucu özelliğine işaret buyurmuş­tur. Sıtma ateşiyle kavrulan kimsenin vücudundaki hararet, cehennem ateşinin bir parçasıdır. Allah Teala'nın sıtmayı, insanların cehennem ate­şini buna kıyas ederek ibret almaları ve kendilerine çeki düzen vermele­ri için böyle ateşli bir hastalık yapmıştır.
Her hangi bir hastalıkla imtihan edilmeyen bir kişi işlediği günah­lardan arınma fırsatı bulamamış demektir. Allah'dan elbetteki afiyet is­tenir, hastalık istenmez. Ama başa gelen hastalık ve musibetlerin birer af sebebi olacağını unutmamak, başa gelen sıkıntıları hayra yormak ge­rekir. Hayatında hiç bir hastalık geçirmeyen insanın günahlarından arınma imkanı bulamadığı, varsa günah ve hatalarının ahiret kaldığı da ihtimal dahilindedir.
Hastalık sıkıntılı bir hal olduğundan hasta insanların moralleri de genellikle düşük olur. Bu bakımdan onları zaman zaman ziyaret etmek kendilerine moral vermek din kardeşliğinin bir gereğidir. Hasta ziyareti uygun vakitlerde yapılmalı, samimiyet derecesine göre ziyaret saatleri duruma göre belirlenmelidir. Hasta ziyareti genelde gündüz yapılır. Ama fevkalade durumlarda geceleyin de hasta ziyareti yapılabilir. Ashabdan Huzeyfe İbnü'l-Yeman'm hastalığı ağırlaşınca, bunu duyan yakınları ve ensardan bazı kişiler gece ortasında kendisini ziyarete gel­diler. Huzeyfe onlara vaktin ne durumda olduğunu sordu. Gece yarısı olduğunu söylediler. Huzeyfe, ateşin sabahından Allah'a sığındı. Sonra kefenini getirmelerini söyledi. Kefeni gelince kefende aşırı gidip israf etmemelerini, çünkü Allah katında kendisinin bir hayrı olursa, kefeninin ondan daha hayırlısına çevrileceğini, eğer başka türlüsü olursa, kendi­sinden çabuk soyulup çürüyeceğini belirtti.' Olağanüstü ve fevkalade durumlarda gece yarısı veya sabahın erken saatlerinde hasta ziyaretine gitmekte bir sakınca yoktur. Evin şartları göz önüne alınarak ziyaret sa­atleri ayarlanabilir. Uygun şartlarda hasta ziyaretlerinin yapılması has­tanın maneviyatını düzeltmeye vesile olduğu gibi, ziyaret edenin de ecir ve sevap kazanmasına vesile olur.
Efendimiz bunun için hasta ziyaretine önem verir, ashabından hasta olanları zaman zaman ziyaret eder, onların maneviyatların yükseltmeye, mo­rallerini düzeltmeye çalışır, kendilerine hayır dua ederdi. Efendimiz hasta zi­yaretinde elini hastanın alnına kor, hastanın elini kendi eli içine alır, şefkatle hatırını sorar, "Geçmiş olsun, inşallah hastalığın günahlarını temizler" buyu­rur ve hasta için dua ederdi. Nitekim Sa'd İbni Ebi Vakkas'ı Mekke'de ya­kalandığı şiddetli hastalığında ziyaret ettiğinde elini Sa'd'in alnına koydu, yüzünü ve karnını sıvadı. Sonra da "Allahım! Sa'd'a şifa ver ve onun hicretini tamamla, hicret sevabını noksan etme" diye dua buyurdu. Sa'd Resul-i Ek­rem'in elinin soğukluğunu, uzun süre yüreğinde hissetti.
Efendimizin Sa'd'i ziyareti bir rivayete göre Veda Haccmda, bir ri­vayete göre de Mekke fethi zamanında olmuştu. Resul-i Ekrem Efendimizin şifa ve bereket duaları makbul olmuş ve Sa'd bu hastalıktan kur­tularak uzun yıllar daha yaşamıştır. Bu müddet içerisinde İslam'a pek çok yararları dokunmuş ve kafirler kendisinden zarar görmüştür. Sa'd seksen yıldan fazla bir hayat sürdü. Hadiste anlatılan olayın meydana geldiğinde sadece bir kızı olmakla beraber, sonraları birkaç defa evlendi ve birçok çocuğu oldu. Nihayet hicretin ellibeşinci yılında Medine'de hastalandı. Vefatının yaklaştığını hissedince, sakladığı eski bir abayı ge­tirterek, bu abanın kefeni olmasını, zira Bedir Gazvesi'nde düşmanlarla çarpışırken üzerinde o abanın bulunduğunu, o zamana kadar onu bu maksatla sakladığını söyledi. Kefen olarak bu aba kendisine sarıldı. Aşe-re-i mübeşşereden en son vefat eden o oldu.
Hasta sağlıklı iken yaptığı ibadetlerini hastalığında yapamaz duru­ma gelirse, o ibadetlerinin sevabını almaktan mahrum olmaz. Hasta olan kimseye sağlıklı iken yapmış olduğu ibadetin sevabı yazılmaya devam eder. İnsanın sağlıklı iken yaptığı hayır işleri hastalık halinde yapa­maz hale gelirse, Allah Teala hastalık halinde yerine getiremediği bu iş­leri işlenmiş kabul eder ve aynı şekilde kuluna sevabını lütfeder. Sevap­larından bir şey eksilmez. Bu bakımdan devamlı yapılan ibadetlerin önemi büyüktür. Hasta olanlar, yerine getiremedikleri ibadetlerinden dua ve zikirlerden dolayı üzülmemelidirler. Çünkü onları işlemiş gibi sevab kazanırlar. Ayrıca hastalık, günahlara da keffaret olur. İnsan iyi bir işe niyet eder de bir özür sebebiyle onu yerine getiremezse yine sevab kazanır. Bu da Allah'ın lütuf ve kereminin ne kadar büyük oldu­ğunu göstermektedir.
Hastalıklara sabretmek ecir ve sevaba vesiledir. Ebu Nuhayle'ye bir ok isabet etmişti. Kendisine oku çıkarması söylendiğinde Allah Tea­la7 dan ızdırabını azaltmasını fakat sevabını azaltmamasını niyaz etti. Dua etmesi söylenince de kendisini rahmetine yakın olanlardan kılma­sını, annesini de cennet hurilerinden eylemesi için dua etti.
Ashab-ı kiramdan olduğu söylenen Ebu Nuhayle, yakalandığı has­talıktan şifa bulmak istemiş, fakat mükafatmm azalmamasını dilemiştir. İbni Abbas da arkadaşlarından birine cennet ehlinden bir kadın göstermek istemiş, ona siyah bir kadın göstermiştir. Bu kadın bir gün Efendi­mize gelip sar'a hastalığına tutulduğunu, o zaman düşüp bayıldığını, kendine hakim olamayıp üstünün başının açıldığını söyleyerek Efendi­mizden dua istedi, Efendimiz de kadına sabrederse kendisine cennet ol­duğunu, isterse afiyet vermesi için Allah'a dua edeceğini söyledi. Ka­dıncağız sabredeceğini, ancak üstünün başının açılmaması için Efendi­mizden dua istedi. Efendimiz de onun bu isteğini yerine getirdi. Bu kadının adı Ümmü Züfer'di. Uzun boylu siyah bir kadındı. Efendimizin duası sayesinde üstünün başının açılmasından kurtuldu.
Tedavi, tevekküle aykırı değildir. Çünkü Efendimiz tedavi yollarına baş vurmuş ve tedavi olunmayı emretmiştir. Bir hastalığa yakalanan ki­şinin hastalıktan kurtulmak için dua etmesi güzel bir davranıştır. Tedavi için doktorlara gitmek, ilaç alıp kullanmak meşrudur. Bir kimse tedavi çarelerine baş vurursa, bu da ibadet sayılır. Kısaca başa gelen her bela ve musibet müminin lehinedir. Ayağına bir diken batsa veya başına daha büyük bir felaket gelse bütün bunlar onun günahlarına kefaret olur. Bu hadis musibetlere uğrayan müminler için büyük müjde ifade etmek­tedir. Esasen istisnasız her müslümana bir müjde vermektedir. Çünkü eziyete ve meşakkata maruz kalmayan insan yok gibidir. Hadislerin za­hir manasına bakılırsa, musibetlerin bütün günahlara keffaret olacağı anlaşılmaktadır. Fakat burada söz konusu olan keffaret küçük günahlar­la ilgilidir. Daha doğrusu, musibetlerin büyüklüğüne, insanların sabır ve ihlasına göre, büyük ve küçük günahlara keffaret olurlar. Kul hakları bunun dışında kalır. Bunları ödemek veya hak sahipleri ile helalleşmek gerekir. Gelen musibetler sabırla karşılanınca, hem hastanın günahlarına keffaret olurlar hem de derecesinin yükselmesine vesile olur. Sabredile-mediği takdirde, herkes içinde bulunduğu hal ve durumuna göre farklı şekilde muamele görür. Bir mümin bir hastalığa yakalanırsa, Allah o hastalık sebebiyle o kulunu günahlarından kurtarır.
Hastalıktan ecir alabilmek için sabretmek, fazla şikayet etmemek gerekir. Hastanın bilgi vermek, durumunu hikaye etmek amacıyla ken­disinde ağrı olduğunu söylemesi şikayet sayılmaz. Nitekim bir defasında Abdullah İbni Zübeyr, hasta olan annesi Esma'yı ziyarete gitmiş­ti. Abdullah'ın bu ziyareti şehid edilmesinden on gün önce idi. Esma ızdıraplı idi. Abdullah annesine nasıl olduğunu sordu. Annesi ağrılı ve ızdıraplı olduğunu söyledi. Abdullah düşmanlarının kendisini çembere aldığını, ölüme doğru gittiğini anladığını söyledi. Bunun üzerine annesi oğlundan bir haber almadıkça ölmeyi arzu etmediğini, eğer o öldürülür-se onun acısına katlanarak sevab kazanacağını, zafer kazanırsa gözünün aydın olacağını, şerefle ölmenin düşman eline geçip eziyet çekmekten daha hayırlı olduğunu söyledi. Abdullah annesine ölüme gittiğini söy­lemesinden annesinin üzüleceğini sanmıştı. Ama öyle olmadı. Annesi hayatı ve ölümü metanetle karşılayacağını, ölüm durumunda sabrede­ceğini, tersi durumda da sevineceğini söyleyerek büyük bir olgunluk gösterdi. Kendisi hasta olmasına rağmen kendi halinden fazla şikayet etmedi. Sadece durumunu hikaye etti. Dolayısıyla şikayet etmeden insanın kendi halini hikaye etmesinde bir sakınca yoktur.
Hastanın dua, tedavi veya halini bildirme dolayısıyla hastalığını an­latması şikayet kısmına girmez. Hastanın durumunu gizlemeden hangi halde olduğunu açıklamasında bir sakınca yoktur. Buna hali açıklama denir, şikayet denmez. Yasak olan şikayet, kendisini hastalığa müptela kılana karşı çıkmak ve ona itiraz etmektir. Nitekim bir defasında Ebu Said El Hudri, Resul-i Ekrem Efendimizin ziyaretine gitmişti. Efendimiz o sırada ateşli hasta olduğundan üzerine Örtü örtülmüştü. Ebu Said elini üzerine koydu, hastalığın ateşini örtünün üzerinden hissetti. Ebu Said, Efendimize ateşinin ne kadar yüksek olduğunu söyledi. Efendimiz pey­gamberlerin öyle olduklarını, belaların şiddetli geldiği gibi, sevablarının da kat kat olduğunu haber verdi. Ebu Said insanlar içinde en şiddetli be­layı kimlerin çektiğini sordu. Efendimiz peygamberlerin sonra salih kul­ların çektiğini söyledi. Ardından onlardan öyle kimselerin bulunduğu­nu, fakirlikle mübtela olduğunu, hırkadan başka bir şey bulamadığı için onu kesip elbise olarak giydiğini, onlardan yine öyle kimselerin bulun­duğunu, kene ile mübtela olup da o sebeple öldüklerini, yine onlardan öyle kişilerin bulunduğunu, normal bir insanın bahşişe sevinmesinden daha çok belalara sevinip mutlu olduğunu haber vermiştir.
Efendimiz hastalığın şiddetini ifade ederek bu gibi ağır musibetlerin peygamberlere ve derece sırasıyla salih kullara geldiğini söylemiştir. Pey­gamberler insanların öncüleri oldukları için en ağır yükleri yüklenmişler, en sıkıntılı hastalıklarla imtihan olunmuşlardır. Her halleriyle insanlara örnek olduklarından, onların haline bakarak sabredip zorluklara taham­mül etmek, Allah'ın kudretine boyun eğerek teslimiyet göstermek suretiy­le insanlar teselli olur, doğru yolu bulurlar. Peygamberlerin günahı olma­dığından, çektikleri musibetler karşılığında daha yüksek manevi dereceler kazamrlar. Musibeti çok olanın yalvarıp yakarışı da çok olur. Allah'a daha fazla iltica ederler. Bu da onları Allah'a daha çok yaklaştırır.
Normal olan hasta ziyaret edildiği gibi baygın olan hasta da ziyaret edilir. Bir defasında Cabir İbni Abdullah bir hastalığa yakalanmıştı. Efendimiz Ebu Bekir ile birlikte yaya olarak kendisini ziyarete geldi. Cabir'i baygın halde buldu. Efendimiz abdest alarak abdest suyunu üze­rine döktü, o da ayıldı. Ayıldığında Resul-i Ekrem Efendimizi yanında görünce onların gelişinden son derece memnun oldu. Baygın halde olan hastaları diğer hastalar gibi ziyaret etmek sünnettir ve sevaba vesi­ledir. Baygın hastanın gönlünü almak söz konusu olmamakla beraber, hasta için bazı tavsiyelerde bulunmak ve yakınlarını teselli edip onların gönüllerini almak bakımından son derece faydalıdır. Böyle hastalar için istişare edilir, tabip tavsiye edilir, duada bulunulur. Soğuk suyun du­ruma göre baygınları uyardığı da bir gerçektir. Buna Efendimizin duası da eklenince Allah Teala hastaya şifa vermiştir.
Baygın olanlar ziyaret edildiği gibi hasta olan çocuklar da ziyaret edi­lir. Nitekim bir gün Efendimizin kızı Zeyneb'in çocuğu hastalanmıştı. Bundan dolayı çocuğun annesi Efendimize haber gönderdi ve çocuğunun ölmek üzere olduğunu bildirdi. Efendimiz gelen haberciye verenin de alanın da Allah olduğunu, her şeyin onun katında belli bir vaktinin bu­lunduğunu, sabretmesini ve ecrini Allah'dan beklemesini söyledi. Haberci geri dönüp durumu annesine haber verdi. Bunun üzerine Zeyneb, Efen­dimiz muhakkak gelsin diye tekrar haber gönderdi. Efendimiz de kalkıp ashabından bir grupla kızının evine gitti. Efendimiz torununu kucağına aldı. Çocuk can çekişiyordu. Resul-i Ekrem'in gözleri yaşardı. Kendisine bir peygamber olduğu halde neden ağladığı soruldu. Bunun üzerine Efendimiz ona duyduğu şefkatten dolayı ağladığını, Allah'ın kullarından ancak merhametli olanlara merhamet edeceğini söyledi.
Buna göre fazilet ve mevki sahibi kimselerin ölüm döşeğinde bulu­nanların çocuk dahi olsalar yanlarına gitmeleri güzel bir davranıştır. Ölüm gelmeden önce hastaya sabır telkin etmek ve ona tesellide bulun­mak gerekir. Ölüm gelmeden önce geride kalacaklara yapılan sabır tav­siyeleri onlara güç kuvvet kazandırır, psikolojik destek sağlar. Allah'ın kaderine razı olmalarına, kazasma boyun eğmelerine yardımcı olur.
Hasta olan çocukların ziyaretine gidilmesi güzel bir davranış oldu­ğu gibi, hastası olan kişilere yardımcı olmak da güzel bir davranıştır. İb­rahim İbni Ebi Able adlı kişinin karısı hasta olmuştu. Bundan dolayı Ümmü'd-Derda onun yanına gidiyordu. Ümmü'd-Derda kendisine aile­sinin nasıl olduğunu soruyor, o da hasta olduğunu söylüyordu. O ken­disine yemek veriyor, o da yiyordu. Sonra evine dönüyordu. Kadıncağız hep böyle yapıyordu. Bir defasında yine onun yanına gittiğinde Ümmü'd-Derda, eşinin nasıl olduğunu sordu. İbrahim de eşinin iyileşti­ğini söyledi. Bunun üzerine Ümmü'd-Derda ona ailesinin hastalığı du­rumunda kendisine haber verildikçe her zaman ona yardımcı olabilece­ğini söyleyerek oradan ayrıldı. Hastası olana yardım etmek de insani bir görevdir. Evinde ailesi ve çoluk çocuğu hasta olanların zor durumla­rı olur. Çok kere yemek yemeye imkan ve fırsat bulamazlar. Böyle du­rumlarda komşuların onlara yardım etmesi ve onlara ikram izzette bu­lunması komşuluk hakkıdır. Hastalar iyileştikten sonra böyle bir duru­ma ihtiyaç duymazlar.
Yakın olsun uzak olsun, köylü olsun kentli olsun hastayı ziyaret et­mek sünnettir. Nitekim Efendimiz bir gün hasta bir bedeviyi ziyarete gitmişti. Bedeviye endişe edilecek bir durumunun olmadığını, Allah di­lerse hastalığının günahlarını temizleyeceğim söyledi. Fakat bedevi du­rumunun öyle olmadığını bilakis yaşlı bir ihtiyar üzerinde ateş gibi ya­nan humma hastalığının olduğunu, onu, mezara götüreceğini söyledi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz hastalığı dediği şekilde kabul etmiyorsa dediği gibi olmasını söyledi. Amir konumunda bulunanların eli altında bulunan kişileri kim olursa olsun ziyaret etmesi güzel bir davranıştır. Büyüklere düşen kim olursa olsun hastayı ziyaret etmek ona hayır tavsiyede bulunmaktır. Hastaya düşen vazife de öğütleri kabul­lenmek ve güzel şekilde karşılık vermektir.
Hasta ziyareti kişinin dindarlığını ve olgunluğunu gösterir. Nite­kim Resul-i Ekrem Efendimiz bir gün ashabına içlerinden o gün kimin oruçlu olduğunu sordu. Ebu Bekir kendisinin oruçlu olduğunu söy­ledi. Efendimiz kimin bir hasta ziyaretinde bulunduğunu sordu. Ebu Bekir kendisinin bir hastayı ziyaret ettiğini söyledi. Ardından Efen­dimiz cenazeye kimin katıldığını, bir fakiri kimin doyurduğunu sordu. Ebu Bekir bu iki soruya da olumlu cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz bu özelliklerin bir günde kendisinde toplandığı kişinin mu­hakkak cennete gireceğini söyledi.
Hadis hasta ziyaretinin makbul bir amel olduğunu göstermektedir. Allah için oruç tutmak, bir cenazede bulunmak, hasta ziyaret etmek, fa­kir doyurmak gibi güzel özelliklerin bir insanda toplanması o kişinin dindarlığına işarettir. Böyle dindar olan kişilerin cennet ehlinden olma­ları umulur.
Hastalığa karşı körü şeyler söylemek uygun değildir. Efendimiz bir başka defasında Ummü's-Saib adlı hasta kadının ziyaretine gitmişti. Ka­dın hastalığın şiddetinden dolayı titriyordu. Efendimiz kadına neyinin olduğunu sordu. Kadın sıtma hastalığına yakalandığını, Allah'ın onu perişan etmesini söyledi. Bunun üzerine Efendimiz "Sus, ona kötü söy­leme. Çünkü o hastalık, ateşin demirin pasını giderdiği gibi, sıtma da müminin günahlarını giderir" buyurdu. Hastalığa sabretmek kolay iş değildir. Zira her insan hastalıklar karşısında acı ve ızdırap duyar. Bu durum karşısında insana düşen, ah ve vah etmeyip çığlık atmamak, mümkün olduğu kadar kendine hakim olmaya çalışmaktır. Hele hele sövmek ve kötü söz söylemek asla insana yakışmaz.
Hasta ziyareti Allah Teala'yı razı eden amellerdendir. Nitekim Al­lah Teala kıyamet günü kuluna kendisinin hasta olduğunu, ama kendisini ziyaret etmediğini söyler. Kul da buna karşılık kendisinin alemlerin rabbi olduğu halde kendisini nasıl ziyaret edebileceğini sorar. Bunun üzerine Allah Teala falanca kulunun hastalandığını, eğer onu ziyaret et­seydi rızasını ve rahmetini onun yanında bulacağını söyler. Fakirleri yedirmek, susuzlara su vermek gibi, hastaları ziyaret etmekte Allah'ın razı olduğu amellerdendir. Bu gibi hayırlı işleri işleyenler Cenab-ı Hakk'a karşı görevlerini yapmış sayılırlar.
Hasta ziyareti kişiye hayatın geçici olduğunu hatırlatır. Nitekim Efendimiz tarafından bu hususta hastalarm ziyaret edilmesi, hasta ziya­retinin mümine ahireti hatırlatacağı ifade buyurulmuştur. Hastalık halini yaşayan ve başkasını hastalık durumunda gören, hayatın ve sağ­lığın kıymetini anlar. Üzerine düşen görevleri daha iyi yapmaya gayret eder. Ölümü düşünüp ölülerin halini gören de kendi akibetinin aynı olacağını anlayarak bundan ibret alır. Kötü alışkanlıkları varsa onlardan tevbe eder. Allah'ın emirlerini ciddiye alır ve kendini hesaba çeker. Bu şekilde hakka yönelir.
Hasta ziyareti yapmanın fazileti büyüktür. Hasta ziyareti sıradan bir iş değildir. Dinin değer verdiği önemli amellerden biridir. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz hasta ziyaretini ve cenazelerde bulunmayı müslümanın müslüman üzerindeki haklarından ikisi olarak değerlen­dirmiştir. Hasta ziyareti yapan kişi cennet meyvelerinden yiyecektir. Nitekim Efendimiz bu hususta "Kim bir hastayı ziyaret ederse, eve dö-nünceye kadar cennet meyveleri arasında bulunur" buyurmuştur. İn­san hasta kardeşini ziyaret edip yanında bulunduğu sürece bahçeden bir kimsenin meyve toplaması gibi, sevab toplamaya devam eder. Burada sevab, ağaçlardan devşirilen meyvelere benzetilmiştir. İnsan hasta ya­nından dönünceye kadar manevi meyvelerden, yani sevablardan toplar. Nitekim bir gün Ebu Bekir İbni Hazm ve Muhammed İbnü'l-Münkedir, birkaç kişi ile birlikte hasta bulunan Hakem İbni Rafi el-Ensari'yi ziyare­te gittiler. Onun yanına vardıklarında ondan kendilerine hadis anlatma­sını istediler. O da onlara Efendimizin "Kim bir hastayı ziyaret ederse rahmet içine dalmış, oturduğu zaman da rahmete garkolmuştur" hadi­sini haber verdi.
Suya dalan insan kirlerinden arınıp temizlendiği gibi, hasta zi­yaretine giden kişi de Allah'ın rahmetine dalar, günahlarından temizle­nip arınır. Hastanın yanında hal hatır sormak için bir süre oturulduğu zaman da kişi ilahi rahmet ve merhamete garkolur, ondan bol bol nasip­lenir. Rahmet onu her taraftan kaplar.
Hastanın yanında şartlara göre namaz da kılmabilir. İbni Ömer, has­ta olan dostlarından birinin yanına ziyarete gitmişti. Orada bulunduğu sırada namaz vakti geldi. İbni Ömer oradakilere iki rekat namaz kıldırdı ve kendilerinin misafir olduğunu söyledi. Ziyaret edilen hastanın du­rumu dikkate alınarak uygun olduğu takdirde onun yanında namaz kı­lmabilir. İbni Ömer en az üç günlük bir mesafe almış bulunduğundan dört rekatlı namazı iki kıldırıp, arkasındaki cemaatı ikaz etmiş onlar da kendi namazlarını dört rekat olarak tamamlamışlardır.
Hasta müslüman olsun olmasın ziyaret edilir. Bunda bir sakınca yoktur. Nitekim yahudi bir çocuk Efendimize hizmet ederdi. Sonra ço­cuk hastalandı da Efendimiz onun ziyaretine gitti. Başucunda oturup çocuğa müslüman olmasını söyledi. Çocuk yanında bulunan babasına baktı. Bunun üzerine babası çocuğa Ebu'l-Kasım'ın sözüne itaat etmesini söyledi. Çocuk da müslüman oldu. Efendimiz çocuğun yanından çıkar­ken çocuğu ateşten kurtaran Allah'a hamd ederek çıktı.
Yahudi ve hristiyan gibi gayri müslim hastaları ziyaret etmek ca­izdir. Çünkü bu ziyaret onlara bir iyilik yerine geçer. Hele İslam'ı kabul­leri umuluyorsa veya bir maslahat düşünülüyorsa, böyle bir ziyareti yapmak daha da önem taşır. Cenazesi olan gayr-i müslimleri taziye maksadıyla ziyaret etmenin de sakıncası yoktur. Bu gibi ziyaretlerde "Allah sana hayırlı halef versin, Allah durumunuzu düzeltsin" gibi hi­dayet temennisinde bulunulur. Çocuğun İslam dinini kabul etmesi ge­çerlidir. Ancak geçerli olması için çocuğun temyiz çağında akıllı olması şarttır. İyiyi ve kötüyü, kar ve zararı ayırt edebilecek durumda olan ço­cuklara mümeyyiz denir.
Hadiste söz konusu olan çocuğun ergenlik çağma ulaşmış olmasın­dan dolayı müslümanlığı geçerli olmuş, bu sebeple ateşten kurtulmuş­tur. Ergenlik çağından küçük olduğu halde hadisin varid olduğu düşü­nülürse, kafir olarak ölen çocukların azab görmesi veya kurtulması hak­kında kesin bir hüküm yoktur. Bunlar mahşerde durumlarına göre imti­hana tabi tutulurlar. Onlardan emirlere uyanlar kurtulur, uymayanlar azaba uğrar. Bu çocuk da İslam'ı kabul etmeden ölmüş olsaydı ateşe müstehak olacaktı. Fakat İslam'ı kabul edince ebedi kurtuluşa ermiş, bundan dolayı da Efendimiz Allah'a hamdetmiştir.
Hasta ziyaretinde hastaya moral verilmeye çalışılır. Hasta ziyaretine gidildiği zaman uygun olduğu takdirde hastanın içini rahatlatacak şey­ler yapılmalıdır. Bunun için ayet ve hadislerden, ibretli öğüt ve kıssalar­dan bir şeylerin anlatılması hastanın moralini yükseltir. Hastanın yanına girince örf ve adete uygun şeyler söylenir. Kendisine hayır dua edilerek şifa temennisinde bulunulur. Resul-i Ekrem Efendimiz hicret ettiği za­man Ebu Bekir ve Bilal Medine'nin havasma alışamadılar da sıtma­ya yakalandılar. Aişe onları ziyarete gitti ve onlara hal hatırlarını sordu. Ebu Bekir humma denilen sıtma hastalığına yakalandığı za­man, hastalığın verdiği ruh hali ile herkes evinde çoluk çocuğuyla sa­bahlarken ölümün kendisine ayakkabı bağmdan daha yakın olduğunu söylerdi. Bilal de hastalığı hafifleyince sesini yükselterek Mekke vadi­sinde bir gece geçirip geçiremeyeceğini, etrafında ızhır ve celil bitkileri olduğu halde bir gün Mecenne mevkiinin sularma kavuşup kavuşama­yacağını, Şame ile Tafıl dağlarını görüp göremeyeceğini bilmediğini söy­leyerek mırıldanırdı. Aişe bu durumu Resul-i Ekrem'e gidip haber verdi. Efendimiz de bunun üzerine Mekke'yi sevdirdiği gibi kendilerine Medine'yi de sevdirmesi, onu hastalıklardan temizlemesi, hummasını da İslam'ı kabul etmemiş olan Cuhfe'ye nakletmesi için Allah'a dua etti.1077
Ashab-ı kiram uzun ve zahmetli yolculuklardan, açlık ve susuzluk­lardan sonra Mekke'den Medine'ye gelmiş, bunca sıkıntı ve meşakkat­lerden sonra bir de orada çeşitli hastalıklarla karşılaşmışlardı. Efendimiz onların bu sıkıntılarını paylaşmış, kendilerini teselli ederek yaptığı dua larla gönüllerini rahatlatmaya, sıkıntılarını azaltmaya çalışmıştır. Bu du­alar sayesinde onlar hastalıklardan kurtuldular da sağlıklarına kavuştular. Efendimiz ashabına böyle hayır dua ettiği gibi ziyaret ettiği başka insanlara da hayır dua ederdi. Yine bir gün hasta bir bedevinin ziyareti­ne gittiğinde hastaya, "Zararı yok, hastalıklar günahları temizler inşaallah" buyurdu. Ama bedevi bu güzel duanın ne demek olduğunu anlamadı da buna karşılık yakalandığı hastalığın temizleyici olmadığını, aksine yaşlı bir ihtiyar üzerinde kaynayan ve alevlenen bir sıtma oldu­ğunu, onu mezara götüreceğini söyledi. Resul-i Ekrem Efendimiz de öy­leyse dediği gibi olmasını söylemekle yetindi.
Başa gelen hastalığa sabretmek, o konuda gerekli gereksiz her şeyi konuşmamak gerekir. Belaların kalpteki düşüncelerle ve ağızdan çıkan sözlerle yakın ilgisi vardır. Amellerin niyetlere göre olduğu, Hak Tea-la'nm da kulların kendisine olan zanlarına göre tecelli ettiği gerçeği göz önüne alındığı zaman gereksiz sızlanıp şikayet etmenin insana bir yara­rının olmadığı anlaşılmaktadır. Keder ve üzüntüler, kadere yapılan iti­raz ve şikayetlerle azalmaz. Başa gelen çekilecek, kader yerine gelecek­tir. Kaderin cilvelerini sert bir şekilde karşılayarak daha çok ızdırap çekmektense, ona teslimiyet göstererek sıkıntıları hafifletmeye çalışmak daha iyidir. Bunu yapmak zor olsa da insana daha faydalı olan bu şekil­de davranmaktır. Nitekim İbni Ömer bir hastayı ziyarete gidince hal ha­tırını sorar, yanından kalkınca da Allah Teala'nın hakkında hayırlısını vermesini söyler ve buna başka bir söz ilave etmezdi. Ashab-ı kiram da Efendimizden aldıkları terbiye gereğince hastanın halini sorar, onun hakkında hayır dua eder ve hasta yanında fazla söz söylemezlerdi. Lü­zumlu bir ihtiyaç olmaksızın hasta yanında fazla beklemez ve hastayı fazla rahatsız etmezlerdi.
Hasta da imkan ölçüsünde kendisini ziyarete gelenlere karşılık vermeye çalışmalıdır. İbni Ömer kendisini ziyarete gelenlere de düşma­nı bile olsa onunla uygun şekilde konuşur, edeb ve terbiye ölçülerine dikkat ederdi. Nitekim yaralı olduğu bir gün Haccac kendisini ziyarete geldi ve ona hal hatırını sordu, ibni Ömer ona iyi olduğunu söyledi. Haccac kendisini kimin yaraladığını sordu. İbni Ömer silah taşımanın helal olmadığı bir günde, silah taşımayı emreden kimsenin kendisini ya­raladığını söyledi. Bu sözü ile Haccac'm kendisini kasdediyordu.
Haccac Sakif kabilesindendir. Taif'de doğmuştur. Emevi devletinin meşhur kumandanlarından biri olmuş ve zulmü ile ün salmıştı. Emevi halifelerinden Abdülmelik Ibni Mervan'm bir süre hizmetinde bulun­duktan sonra Hicaz'da halifeliğini ilan eden Abdullah İbni Zübeyr'i ya­kalamak üzere görevlendirildi. Haccac bu maksatla Mekke'yi kuşattı ve Abdullah Ibni Zübeyr'i şehid etti. Bundan üç ay sonra Abdullah İbni Ömer'in öldürülmesi için zehirli bir süngü hazırlatıp onu ayağından vurdurdu. Bu yaralı döneminde İbni Ömer'in ziyaretine gitti. İbni Ömer kendisini süngületen kişinin kim olduğunu ima yolu ile anlattı. Olay hac mevsiminde gerçekleştiğinden o mevsimde silah kullanmanın haram olduğunu da hatırlatmış oldu. Sonunda bu zehirli yaranın tesiriyle Ibni Ömer Mekke'de vefat etti. Mazlum olduğu halde İbni Ömer, kendisini ziyarete gelen Haccac'a nazikane cevap vermiş, kendisine suçlu ve cani­nin kim olduğunu hatırlatmakla yetinmiştir.
Göz rahatsızlığından dolayı da hasta ziyareti yapılır. Nitekim Zeyd İbni Erkam'ın bir defasında gözü ağnmıştı da Efendimiz kendisini ziyare­te geldi. Efendimiz ona gözünü tamamen kaybetse o durumda ne yapa­cağını sordu. Zeyd de sabredip sevabını Allah'dan bekleyeceğini söyledi. Bunun üzerine Efendimiz "Eğer gözün kaybolur da sonra sabredersen ve Allah'dan sevab umarsan, senin sevabın cennet olur" buyurdu. Zeyd ensardan olup Uhud savaşma yaşı küçük olduğundan katılamamış, daha sonraki bütün savaşlarda Efendimizle birlikte bulunmuştur. Sıffin savaşı­na Ali tarafında katılmış, daha sonra Küfe'de vefat etmiştir.
İsmi belli olmamakla birlikte Efendimizin ashabından birinin gözle­ri kör olmuştu. Arkadaşları onu ziyarete gittiklerinde adam, gözlerini Efendimizi görmek için istediğini, fakat şimdi Efendimizin vefat ettiğini, eğer Yemen'deki Tebale beldesindeki geyiklerden bir geyiğin gözlerinin kendisinde olmasına artık sevinmeyeceğini söyledi. Bu hadis de göz hastalarını ziyaretin meşruiyetini göstermekte, aynı zaman da de ashab-ı kiramın da Resul-i Ekrem'i görmekten duydukları manevi haz ve sürü­rün derecesini ifade etmektedir. Göz insanın en değerli ve en önemli or-ganlarındandır. Bunun için Hak Teala şöyle kulunu iki sevgilisi olan gözleriyle imtihan ettiği zaman o kulu sabrederse, ona karşılık olarak cennet vereceğini haber vermiştir. Aynı şekilde Allah Teala insanın iki değerli organı olan gözlerini aldığı zaman, ilk anda sabreder ve on­dan sevab beklerse, ona cennetten başka bir sevaba razı olmayacağını ifade buyurmuştur.
Musibetin ilk geliş anı, en dehşetli ve en acıklı olduğu zamandır. Bu anda gelen musibetin Allah'dan olduğuna teslimiyet gösterip sabreden ve Allah'dan buna karşılık mükafat bekleyen kişinin cehenneme hiç uğ­ramadan cennete gireceğini Allah Teala bu şekilde ifade buyurmuştur.
Bazı hastaların ziyaretine gidilmeyebilir. Normal ölçülerde hastanın ziyaret edilmesi güzel bir adettir. Ama bazı durumlarda mesela hastanın fasık, facir kötü bir insan olması, kötülüğünü alenen işlemesi durumun­da yaptıklarına bir tepki olmak üzere kendisini ziyaret etmemek de dini bir hassasiyetin gereği olarak kabul edilmelidir. Bunun için Abdullah İbni Amr, şarap içip de hasta olanların ziyaret edilmemesini söylerdi. Hak Teala'mn haram kıldığı şeyleri açıkça işleyen ve farzlarını terk edenlere fasık denir. Büyük günahları açıkça işleyenlerin kötülüğünü engellemek ve onlara tevbe etmeleri için bir ibret dersi vermek amacıyla ziyaretlerine gidilmeyebilir. Aslında hastayı ziyaret etmek faziletli bir iş­tir. Hastanın gönlünü almak, kalbini yumuşatmak, onun hidayetine ve vesile olmak için ziyaret edilmesinde de bir sakınca yoktur.
Aynı şekilde arada fitne korkusu olmadığı durumlarda kadınların erkek hastaları ziyaret etmesinde de bir sakınca yoktur. Nitekim Ümmü'd-Derda bir gün devesine binerek mescid ehlinden Medineli bir erkek hastayı ziyarete gitmiştir. Bir kadının mahremi olmasa da yaban­cı bir erkeği iyi ve temiz bir niyetle ziyaret etmesinde bir sakınca yoktur. Erkeklerin de aynen hasta kadınları ziyaret etmeleri caizdir. Efendimizin hasta hanımları ziyaret ettiğine dair hadisler vardır. Ümmü'd-Derda, Ebü'd-Derda'nın eşidir. Kadın sahabilerin faziletlilerinden, ilim sahiple­rinden idi. ibadet ve takvası çok olan bir hanımdı. Kocasından iki yıl ka­dar önce Şam'da Osman'ın hilafeti zamanında vefat etti.
Hasta ziyaretinde de ziyaret edebine dikkat etmek gerekir. İslam baştan sona bir edeb dinidir. Ziyaret sırasında gereksiz davranışlarda bulunmak, sağa sola bakmak hoş değildir. Nitekim bir gün Abdullah İbni Mesud birkaç kişi ile birlikte bir hasta ziyaretine gitti. Yanındaki adamlardan birinin evde bulunan kadınlardan birine bakmaya başladı­ğını göre Ibni Mesud ona, gözünün çıkmasının bu yaptığından kendisi için daha hayırlı olduğunu söyledi.
Misafir olarak gidilen bir evde adaba riayet etmek ziyaretin şartla-undandır. Lüzumsuz bakışlardan her yerde sakmmak gerektiği gibi, mi­safir gidilen yerlerde de sakınmak gerekir. Ne için gidilmişse o işin ku­rallarına uyulmalı, lüzumsuz davranışlardan kaçınılmalıdır.
Hasta ziyareti toplumsal dayanışmayı artırır. İnsanın sevdiği kişileri ziyaret etmesi, onlara gereken saygı ve sevgiyi göstermesi İslam ahlakı­nın gereklerindendir. Tamamen sosyal ilişkileri düzenleyecek özellikte olan, bu emirler içinde hasta ziyareti önemli bir yere sahiptir.
Hasta ziyareti gibi diğer ziyaretler insanlar arasında sevgi bağlarını güçlendirir. Müslümanlar ziyaret yolu ile birbirlerini daha yakından ta­nıma imkanı bulurlar. Sıkıntılarını, problemlerini öğrenirler. Pekçok ko­nuyu aralarında görüşüp birlikte karar verme imkanına sahip olurlar. Toplum içinde yalnız olmadıkları duygusunu kazanır ve geleceğe ümit ve güvenle bakarlar. Sevinç ve üzüntülü anlarında çevrelerinde gördük­leri kardeşleri, onlar için huzur kaynağı olur.
Hadisler hasta olsun olmasın, komşu veya tanıdıkların ziyaret edilmesi gerektiğini gösterdiği gibi, Efendimizin müslümanları sık sık ziyaret ettiğini, onların hal ve hatırını sorduğunu, ayrıca onun bu dav­ranışını gören müslümanlarm birbirlerini ziyaretten geri durmadıkları­nı, o devrin kısıtlı ulaşım imkanlarım hiçe sayarak bir şehirden diğerine ziyaret için gittiklerini ve bunu toplum huzurunun vazgeçilmez bir un­suru olarak gördüklerini göstermektedir.
Herşeye rağmen ziyaret deyince akla hasta ziyareti gelir. Efendimiz hastaları ziyaret etmiş, bunu müslümanlara da ısrarla tavsiye buyur­muştur. Bu durum İslam'ın dost düşman, tanıdık tanımadık, müslim, gayr-i müslim, her hastanın ziyaret edilmesini bizden istediğini göster­mektedir. Hatta yabancılar bile buna dahildir.
Sağlık gibi hastalık da insanlar içindir. Hemen her yaşta, insanların yakasına yapışan hastalıklar vardır. Hastalık, üzüntü ve sıkıntı kaynağı­dır. Bu durumda insan, eşini dostunu çevresinde görmek, onların tatlı sözleri ve yardımları ile teselli bulmak ister.
Bu bakımdan ziyaretin sosyal dayanışma açısından büyük önemi vardır. Ziyaretler, özellikle hasta ziyareti, en önemli ahlaki davranışlar­dan biridir. Bu sebeple hasta ziyareti, vazgeçilmez bir görevdir. Bu top­lumsal görev yerine getirilmeli ve başkalarına da tavsiye edilmelidir.
Hasta ziyareti gibi güzel olan amellerden biri de kişinin hem kendi­sine hem de din kardeşine dua etmesidir.